Kırgız yazar Cengiz Aytmayov’un kaleme aldığı fakat biraz gecikmeli (1963 yılında) yayınlanan ilk romanı Toprak Ana. İçinde tank, tüfek gibi savaşta kullanılan silahlara dair hiçbir kelime ya da cümle geçmeden, olanca yakıcılığıyla savaşı anlatan bir ilk roman!

Aytmayov, neredeyse bütün öykü ve romanlarında Teşhis (kişiselleştirme) ve bağlı olarak İntak (nesneleri ve insan harici diğer canlıları konuşturma) tarzını sıklıkla kullanan bir yazar. Bu romanında da toprağı kişiselleştiriyor ve dillendiriyor. Toprak Ana’yı romanın acılı ama güçlü karakteri Tolgonay Ana ile yakıcı bir sohbete tutuşturuyor. İki kadının zamanda yaptığı yolculuk, ustalıklı bir “Geriye dönüş” tekniğiyle okuyucusunu, aniden romanın içine alıveriyor.

Kitabın satır aralarında gezinirken, o yalın tertemiz mutluluğu tadıyor ve acıyı derinden hissedip gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Adaletin ne demek olduğunu ve insan emeğinin kıymetini anlıyorsunuz. En önemlisi de, yaraları kabuk tutmuş ama hala sızım sızım sızlayan bu iki yaşlı kadının su gibi akan sohbetinden, bilgeliği öğreniyorsunuz.

Kırgızca toprağın oğlu demek olan Suvankul’u savaşta yitiren Toprak Ana’nın, üç oğluyla birlikte kocasını (Suvankul) da savaşta kaybeden Tolgonay’la (Dolunay) sohbeti öyle demli ki, zihninizdeki birçok soruya yanıt bulabiliyorsunuz. Romanın kurgusunu isimlerle ve isimlerin karakterleriyle değerlendirdiğimizde, kıskanılacak kadar güzel olduğunu belirtmek ve yazarın hakkını teslim etmek gerek doğrusu. Toprak Ana, savaşın kanlı cephelerini değil de geride kalan, kadın ve çocuk yüzünü tüm gerçekliği ile anlatan dupduru bir kurmaca.

Okunan kitabın adı Toprak Ana olunca, yağmur neşeli yağıyor, samanlar gün ışığında yıldızlar gibi parlıyor. Okuyucusunu hayran bırakan bir samanyolu metaforu sizi kucaklıyor ve Tolgonay, bu metaforun (Dolunay olarak) tam merkezinde yerini alıyor. Pembe hatmi çiçekleri sevgililerin birbirine en değerli armağanı olup çıkıyor. Yokluk içindeki mutluluğun anlatımı, romana öyle sıra dışı bir güzellik katıyor ki, o bozkırda yaşamaya özeniyor, geceleyin Toprak Ana’nın bağrına sessizce uzanıp, yıldızları seyretmek istiyorsunuz.

Toprak Ana da dahil romandaki karakterlerin çalışıp üretmekten, emek vermekten aldığı hazzı, yazarın ustaca ve olabildiğince yalın betimlemeleri sayesinde okuyucusu da tadıyor.

İkinci paylaşım savaşının romanlarını genellikle Avrupalı yazarlardan okuduk ve okuyoruz. Toprak Ana bu savaşı bize, orta Asya’dan başka bir bakışla anlatıyor. Sözde sosyalistlerin başlattığı savaşın, yakıcı etkilerini içimizi sızlatarak, alabildiğine gözlerimizin önüne seriyor. Roman her ne kadar dünya savaşı dense de, Avrupa’nın savaşında, kanları oluk oluk akan orta Asyalıları anlatarak, yazarın bir diğer mesleği olan gazeteciliğini öne çıkarıp, gerçek savaş haberleri veriyor adeta. Cephesiz, kansız, silahsız, miğfersiz ve mermisiz şahane bir anlatımla!

Aytmayov tarafından, acının dozu, öyle iyi ayarlanmış ki, kitabı okurken dudaklarınızı Tolgonay gibi ısırarak kanatabilirsiniz. Göz pınarlarınız çağlarken, içiniz yanabilir. Fakat saçları bir gecede beyazlamış Tolgonay ile Toprak Ana’nın bilgelikleri, içinize su serperek sizin elinizden tutup feraha çıkarıveriyor.

Suvankul, tam layıkıyla Toprak Ana’nın oğlu. Yiğit, güçlü ve kuvvetli üstelik bölgedeki tek sertifikalı biçerdöver ustası! Savaşta cepheyi beslemek için herkes canhıraş çalışıyor Toprak Ana bile. Fakat Suvankul’un savaşta yitip gitmesi Toprak Ana’yı o kadar kötü etkiliyor ki, kıtlık ve açlık baş gösteriyor. Oğlunu cephede kaybeden ana, cepheyi beslemeye hiç istekli görünmüyor. Bir sonraki seneye ekip biçmek için tohum dahi vermiyor. Buradaki metaforun gücüne hayran olmamak elde değil.

Birçok eserinde orta ve uzak doğunun efsane ve destanlardan ilham alan Aytmayov, en çok da Toprak Ana’da olduğu gibi, Manas Destanı’ndan ilham alıyor. Stalin karşıtı olduğu için çok genç yaşta, 137 kişiyle birlikte öldürülen ve mezarı dahi olmayan babasına, Toprak Ana’yla koca bir ağıt yakıyor.

 

Cengiz Aytmatov, Toprak Ana, Çev: Refik Özdek, Ötüken Neşriyat, 1999.