“Edebiyat ve sanat toplumsal yaşamın aynasıdır.” Plehanov’un söylemine karşı çıkanlar da oldu, aynayı daha fazla parlatanlar da. Estetik bir edayla bir sanat yapıtına yaklaşabilmek; görebilme kabiliyeti ve doğru işaretleri bulmakla ilintilidir. Edebiyat ve eleştiri birbirini bütünleyen zıt kutupların özü; madde, insan ve doğadır. Edebiyat büyülü aynanın sırrıdır!

Her yazarın/aydının bilincinden topluma, toplumsal hafızanın da sanatçının yaratım sürecine uzandığı tüm yollarda insanı merkeze alan edebiyat, sözü boşluktan alıp olması gereken yere bırakan en güçlü iksirdir. Bu bağlamda edebiyatın çok katmanlılığında edebi eleştirinin ayrı bir yeri vardır. Yazarın öznelliğinden uzak, sadece yaratıcı metinler üzerinden yapılan edebi eleştiriler, bir kimlik ve rol belirlemede etkendir. Ulusların ve dünya edebiyatının seçkin eserleri, gücünü eleştiri çizgisinin realitesinden/sürekliliğinden alır.

Türk edebiyatında romanları, öyküleri ve şiirleri ile yer edinen birçok Kürt yazarların yanı sıra Kürt dili ve edebiyatına dair akademik anlamda inceleme ve araştırma yelpazesi genişlese de bugünün hem Kürt edebiyatına ve edebiyatçılarına hem de Türk Edebiyatı ve edebiyatçılarına dair edebi eleştirinin yetersizliği açıktır. Türk edebiyatında öyküleri ve romanlarıyla özgün bir yer edinen Suzan Samancı, ürettikleriyle birçok alanda inceleme konusu olan yazarlardandır. Suat Baran’ın, Suzan Samancı’ya ait Korkunun Irmağında romanına dair “Dilsel Travmadan Sessizlik Hallerine” adlı çalışması, Samancı ile ilgili çalışmalara örnek verilebilir.

Yazar ve eleştirmen Tufan Erbarıştıran’ın Suzan Samancı’nın Öyküleri Üzerine Bir Deneme adlı kitabına dair yazarken dikkatimizi çeken ilk nokta Suzan Samancı’nın hakkını teslim etmesi oluyor. Eleştiri ve incelemenin yeterli olmadığı ve belki de görmeme, görmek istememe noktasına getirildiği, bilincin ve yaratıcılığın tutuklaştığı bir süreçte böyle bir çalışmanın olması umut verici.

Aydın ve yazarların belirleyici özellikleri, başka kültürlerle ya da metinlerle karşılaştıklarında, tarafsızlıklarını koruyabilmelerinden geçmektedir. Farklı kültürlerin varlığı; yaşamı daha akılcı kavrayanlar için özgürlüğün ve var olmanın ön koşulu iken, yaşamı statik kavrayanlar için yıkıcı, hatta zenofobik duygulara dönüşebilmektedir.

Aslında hakikat, güçlülerle entelektüellerin değil; marjinal ve “öteki”lerin elindedir. Toplumlar bu direnişçi ve akılcı güçler sayesinde değişip gelişebilmektedir.

Sanatın metalaştığı, kötü kitapları ve basit şöhretimsi arzularıyla kalemi eline alanların iktidardan nemalandığı bir ortamda sözde yazarlar güncel olmanın keyfini çıkarmaktadır. Bu yazarların vasat, düşünemeyen, eleştiremeyen ve itaat eden yığınlara seslendikleri de acı bir gerçek.

Tarih bize, egemen olan toplumlarla egemen olunan toplumların yaşadığı çelişkileri, acıları gösterir, kaydeder. Suzan Samancı bir röportajında “Ötekileri soyut olarak sevmek kolaydır.” ifadesini kullanır. Somut yaşamda işaret etmek gerçekliği ve etiği içermektedir. Kaçınmak, kimilerin “onurlu sessizlik” dediği şeyde orta yolculuktur, işini bilmektir, özgürlüğü ve sanatı arabeskleştirmektir. İnsani değerlere doğru zamanda işaret edebilmenin adı, saf varoluş ve aydınlanmadır.

Bugün sistem, yazarların yaratıcılığına da müdahale etmekte, bu eylemi de yazarı paranın esiri haline getirerek ve magazinleştirerek yapmaktadır. Bir grup edebiyat meraklısı dışında, edebiyatın has isimleri olan Bilge Karasu, Leyla Erbil, Sevgi Soysal ve son dönemlerde bu isimlerin ardılı olan Şule Gürbüz’ü kaç kişi tanıyor?

Tufan Erbarıştıran’nın, Suzan Samancı’nın öykücülüğüne dair yapmış olduğu çalışmanın geniş bir literatür incelemesinden geçtiği ele almış olduğu başlıklarda dokuz bölümde detaylandırılan kitap, Suzan Samancı’nın öykücülüğüne dair en kapsamlı bir çalışmadır. Kitap, Samancı’nın doğduğu coğrafyanın günlük yaşamından, bölgenin derinlikli kültürel incelemesiyle Samancı’nın öykülerinde etkili olan birçok faktörü dikkate alarak yapılandırmaktadır: Dinler, destanlar, yerel hikâyeler, masallar, söylenceler, egzotik tavırlar…

Erbarıştıran, yazarın öykülerinde kullandığı dilin şiirsellikle güçlendiğini dile getirirken, günlük yaşamı tüm realitesini mercek altına alıyor: “Nehrin öte yakasındaki karpuz tarlalarında kavruk tenli ihtiyarlar sazlıklardan yapılmış gölgeliklerde uyuklarken, şiş karınlı donsuz çocuklar, lağım sularının karıştığı nehirde yüzüyor, karpuz çalmak için akşamı bekliyorlardı.” örneğinde bölgenin yoksul coğrafyasının derinliklerine bakarken “Karanlıkta dingince bekleyen kırışık yüzlü yoksul evler, bu kenti esir almış ölümlerin yası içinde gibiydiler.”, “Çukur dolu taşlık sokaklardan geçerken…” gibi örneklerde yoksulluk ve ölümün daha da derinleştiğine dikkat çekiyor. Yazarın öyküleriyle okuyucuyu, bireyin temel sorunları üzerine düşündürdüğünü, sıradan insanların hayata dair umutlarının bütün gözenekleriyle sunulduğunu belirten Erbarıştıran, aynı zamanda kimliğin, acıların, hüznün haritasını çizen öykülerden örnekler vermektedir: “Baklakırı At, Dağların Koynunda Bahar, Ölüm Kenti, Bahçedeki, Liseli Sığırtmaç, Dönüş…”

“Sıradan İnsanların Önemli Öyküleri” adlı başlıkta Samancı’nın metinleri için seçmiş olduğu karakterlerin toplum içinde ayırt edilmeyecek yönlerinin baskın oluşuna dikkat çekiyor Kurguda ön plana çıkan tema konunun kendisidir, bu anlamda yazarın öykülerinde bireylerin dayanışma ve birlik içinde olduğu duyumsanır. Klasik edebiyatta ya da sinemada var olan başkahraman karakterinin silikliğinin, Samancı’nın öykülerinde de hissedildiğini belirtiyor Erbarıştıran.

Samancı’nın öykülerinde düşünsel katmanlı değerlere yelken açan, toplumsal ve siyasal bakış açılarını kahramanların sırtına yüklemeden oluşturan, olgun, düzeyli bir tekniğe sahip olduğunu dile getiren Erbarıştıran, bu anlamda detaylandırmayı “Öykülerinde Keşfedilmeyi Beklenen Gizemler” adlı başlıkta ele alıyor. Yazarın zengin gözlem gücünün, betimlemelerinin ve imge zenginliğinin yaşadığı yöreden kaynaklandığını bildiren yazar, okuyucunun derinliği fazla olan metinlerle karşılaşmasının olası olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla her metnin ayrı bir gizem barındırdığı ifade ediliyor. Çatışkılar, ideolojiler, baskılar, din ve tarih gibi konular Samancı’nın öykülerinde güçlü imlerle ortaya konuyor.

Tam da bu noktada Tufan Erbarıştıran, Samancı’nın öykücülüğünde dört önemli tema seçmektedir. Seçilen öğelerin metinlerde yoğunluklu olarak yer bulması da Samancı’nın doğa ve insan arasındaki bağı güçlü tuttuğunu kanıtlamaktadır. Doğa-insan bağı dört başlıkta yoğun olarak ortaya konmaktadır: “Renk, Koku, Ses, Korku.”

“Renk” adlı başlıkta doğadan insana, insandan devlete, devletten zulme ve zulümden ölüme doğru bir uzantı vardır. Örneğin “Haki”, bölge insanın en çekindiği, “Kırmızı” ise ölüm temasının en güçlü imgesi olarak yorumlanıyor.

Samancı’nın öykülerinde belirlediği başlıkların izleğinde incelemelerini detaylandıran Erbarıştıran, “Koku” teması ile farklı değerlendirmelere yer vermektedir. Erbarıştıran, Samancı’nın özgünlüğünü vurgulayan betimlere yer verirken okurun gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir şey üzerinde iz sürmesinin ilginç hatta kışkırtıcı olduğunu öne sürmektedir. Bu anlamda “Asiye, Rojin, Dönüş” öykülerinde güçlü örnekler mevcuttur: Cesetlerin, ovaların, dağların, çiçeklerin, yemeklerin hatta hayvan terslerinin kokusu bile bir toplumun yaşadığı coğrafyanın adeta resmini çizmektedir.

Kısa öykünün kendine has olan yazım tekniği okuyucuya kendini hissettirir. Öykülerde güçlü betimlemelerle anlamı yoğunlaştırma, okuyucuyu düşünsel anlamda yolculuğa çıkarırken, “Ses” temasının, Samancı’nın öykülerinde birçok şekilde karşımıza çıktığını ifade ediyor. “Radyodaki Ankara” adlı öykü ile örnek metinler sunmaktadır. Ayrıca “Ses” üzerine birçok yazarın örnek metinlerini sunan Erbarıştıran, Samancı’nın öykü dünyasında ana temanın umut, barış, sevginin sesi olduğunu vurgulamaktadır.”

Erbarıştıran başlık olarak belirlediği “Korku” temasını ise girişte “Karanlık Çöküyor Yüreğime” adlı öyküden örnek metin ile sunmaktadır. Korkunun öğrenilen bir duygu olduğu bilinir, anacak bu duygunun metinlere yansıtılma biçimi yazarın edebi gücünü yansıtır. Olaylar karşısında duyguların niteliğini, yoğunluğunu belirleyen içerik, bireyin yaşadığı çevre ve çevrenin bireye yansıttığı öğelerden ileri gelir. Yazar, yaşadığı bölgeden dolayı, Samancı’nın öykülerinde korku temasının çok yer edindiğini açıklamaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki insan, sadece bilmediğinden değil, öğrendiklerinden de korkan bir canlıdır. Güneydoğu’da yıllarca devam eden her türlü baskının korku boyutunu yazar, Samancı’nın öykülerini detaylıca inceleyerek sunmuştur. Yazarın deyimiyle Samancı’nın öykülerinde korku duygusu bilinen tanımı dışında bazı görevler ve değerler yüklendiğine dikkat çeker.

Sonuç olarak Erbarıştıran’ın İzmir’den Diyarbakır’a gösterdiği tarafsız duyarlılık, toplumcu gerçekçi edebiyatın vahasına güç katmaktadır. Kitabın “Eleştiriler ve Öneriler” bölümünde “Ülkemizde özellikle kadın yazarların onun cesaretinden, yazım tekniğinden çok şey öğrenecekleri kanısındayız” demesi düşündürücüdür. İyi edebiyattan öğrenecekler salt kadınlar değildir elbette, zira iyi edebiyatın ve iyi edebiyat öğrencilerinin cinsiyeti yoktur. Tufan Erbarıştıran’ın emeğine sağlık derken, iyi okuyucuların birleşerek edebiyat eserlerine sahip çıkmalarını temenni ediyoruz.

 

Tufan Erbarıştıran, Suzan Samancı’nın Öyküleri Üzerine Bir Deneme, Dorlion Yayınevi, 1. Baskı: 2019.