Doğayla uyum içinde yaşamak yerine onun üzerinde hakimiyet kurmak, insan soyunun birbiriyle uyum içinde yaşaması yerine birbiri üzerinde hakimiyet kurmak istemesi, aslında hakimiyet üzerinden bir yıkım mücadelesidir.

Birbirine hakimiyet savaşımında şiddetin her türlüsünü araçsallaştırarak şimdiden tanrılaşmak isteyen, kendi türünü bile ilahi bir hiyerarşiye sokan onca yarı-tanrı var. Yeryüzünde sağlayamadığı adaleti, edebiyat ve sanat aracılığıyla estetize bir evrene havale eden insan, tahakküm ve şiddet üzerinden o sert hiyerarşiyi hep sürdürdü. Ne de olsa, çirkin gerçeklik ve vicdan muhasebeleri için edebiyat adında bir vekil atanmıştı. Edebiyat insanın en yüce varlık olduğunu ve bu yüzden en iyisine layık olduğunu estetize edilmiş bir ikna barbarlığıyla anlatmayı sürdürdü.

Başta türün devamı hedefinden türün sonsuza kadar var olması hedefine evrilmesi yolculuğunda araçsallaştırılan estetik, sanat ve edebiyat, insanoğlunun bu çılgın serüvenine alet edilmiştir.

Yükseltilen çıta aslında insanın insanlık mücadelesinde kendi kendine koyduğu ve geçemeyeceği yüksek eşiktir. Kendini koruma dürtüsü ile türünü koruma dürtüsü arasında dürtülerin paradoksallığında anlamını bulan bu mücadele, aslında dış tehdit/düşman merkezli bir paradigmanın savunma refleksidir. Dış düşman yaratan bu korku ve kaygı üzerine kurulu paranoyanın yıkıcı etkileri hep olageldi. Savunma refleksleriyle güvenliği seçmeyi, “türsel” fayda gözetmeyi telkin eden ses, aslında insanı yıkıma çağıran bir sestir.

Rahat yaşamak ile doğru yaşamanın ayrıştığı, insan-merkezli konformizmin ancak diğer türlerin varlık alanlarını tehdit ettiği oranda sürdürülebilir olduğu gerçeğini edebiyat ve sanat, aşırı estetize edilmiş bir dilin arkasına gizlemeyi başardı. İnsan türünün evrimsel anatomiyle malul jargonu köşeli ve sert hissiyatlardan oluşur. Bu hissiyat anthropozentrik bir evrim anlayışının sonucudur: “Aşağılık köpek, pis yılan, leş kargaları, çekirge sürüsü, vb.” İnsan-merkezli bir böbürlenmeyle doğaya hâkim olma savaşımı, insanoğlunun başarı hikayesi olarak kalabalıklara pazarlanıyor. Bu yıkıcı euphemisme ne yazık ki edebiyat ve sanat da alet ediliyor.

Sadece gücün ve tahakkümün istencini tahrik eden Nietzscheci “üstün insan” anlayışının, aykırı devrimci-anarşist felsefe olarak lanse edilmesi ne yaman çelişkidir. Dünyayı sadece kendi evi olarak algılaması yüzünden giderek yersizyurtsuzlaşan insanın edebiyat aracılığıyla daha kozmik bir aidiyet alanına davet edilmesi başarılı olur mu, bekleyip göreceğiz. Dünyayı sadece bir türün evi olarak yücelten, tahakkümü ve yanılsamayı kutsayan, saldırganlık ve cenk istencini yüksek bir ideal yapan sanat yapıtı, doğayla ve diğer türlerle barışık yaşama idealini aşağılar, tahakkümcü ideale daha yakın durur. Bunun adı yabancılaşmadır. Yabancılaşma yüzünden sanatsal yapıtın anlama, yaratma, iktidar istencinin karşısında konumlanma, türler arası eşitlikten ve gerçek özgürlükten yana olma duruşu hep sorunlu olageldi.

Yabancılaşma sayesinde edebiyat bir hayli metafizik genişleme içine girmiş, kendilik değeri oluşturmak yerine fetişleşmiştir. Bu fetişleşme tür merkezli bir fetişleşmedir. İnsanın kozmosunu söz ve metafor galaksisine dönüştürerek gerçekliği estetize eden edebiyat, insan denen yıkıcı hayvandan uygar bir protagonist yaratmayı başardı. Bunu ne pahasına yaptığını etrafımızdaki yıkıma bakarak anlayabiliriz. Topluma bir moda akımıymışçasına dayatılan bu yanılsamacı bilinç sayesindedir ki, yabancılaşma kapsamlı boyutlara ulaşmıştır. Edebiyat ne yazık ki artık bir yabancılaşma edebiyatıdır.

Yapıt, insan-merkezli paradigmayı yeniden ve yeniden üretirken, geri, dural, indirgemeci, tahakkümcü yönleri topluma dayatmaktadır. Yapıtın kendi öz değeri ile insanın her koşulda biricikleştirilmesine dayalı bilincin ayrıştırılması, onun kendi gerçekliğinin dışına taşan türleri rakip olarak algılamasına neden olmaktadır. Kutsanan tür, gerçeğin bu dünyadaki bir olumsuzlaması, bükülmüş hakikat olarak geri dönüyor. Oysa edebiyat, bilgi veya hakikat arayıcısı, diğer türlerle ve doğayla uyumlu yeni yaşam ve dünya olanakları yaratan bir işlev yüklenmelidir.

Türün devamı en yüksek güce erişmekle değil diğer türler ve doğa ile ittifakla mümkündür. Edebiyatın insanı en evrensel gerçeğe bağlayan bir işlev yüklenmesi mümkün.

Sosyolojik tahayyülüm, diğer türlere bir lütufmuşçasına yaşam alanı bırakan insan-merkezli emperyal gururu yadsıyor. Ama bu tahayyülün eylemsellik içermesi insan olmam yüzünden oldukça zor görünüyor. İnsan merkezli yaklaşımın erk ve tahakküm takıntısı yaratan doğası, türler arası eşitliği amaçlayan bir eylemselliğe engeldir. Diğer canlılarla uyumlu ve barışçıl bir hayat arzusu ile iktidar ve tahakküm önsezisi arasında salınan edebiyat sarkacı, diğer türlerin soyunun tükenmesi pahasına ne yazık ki hep insandan yana açılmıştır. İşgalci bir genleşmeyle diğer türlerin yaşam alanlarının sınırlarına doğru taşan insan-merkezli anlayış dünya için bir tehdide dönüştü. Bugüne kadar baş tacı edilen ilerlemeci uygarlık konsepti korkunç bir felaketi gizliyor.

Uygarlığın sözüm ona bahşetmiş olduğu güvenli ve uyumlu dünyanın arkasına gizli dayatmacı gerçeğini deşifre etmek edebiyatın asil görevlerinden biri olmalıdır. Edebiyat, katilin yaptığı resmi hayranlıkla betimlerken cinayetini bir anlamda onaylamış oluyor. “Edebi yapıt erdemli olmaya davet eden ahlaki bir içerik taşımak zorunda değildir” diyenler var. O zaman yasalar ve yaptırımlara ne gerek var. İnsan soyunun devamına yönelik önlemlere ne gerek var? Bence edebi yapıt türler arasında bir aralanma ve araya girme (inter-vention) ya da hakemlik işlevi yüklenmek zorunda değildir. Edebi yapıtın böyle bir yükümlülüğü olmamakla birlikte erdemli olma gibi görevi olmak zorundadır. Buradaki erdemlilik, diğer canlıların varlık alanlarına saygı göstermek gibi bir empatiyi içerir.

Ruhu hırçın ve doyumsuz olan insan denen canlının doğumdan ölüme bütün ömrü başka türlerin varlık alanlarını daraltma üzerine kuruludur. İnsan ruhunun belki de tam da merkezinde yatan “tatminsizlik”, diğer türlerle uyum arayışında geriye yarım yamalak bir miras bırakmasına yol açtı. İstenci tatmin etmeyen, hakikate giden yolu bulandıran, yarım yamalak bir yazın anlayışı buna paralel olarak giderek yayıldı. Zira Tanrı yaratısını tamamlamış değil, yedinci gün hala sürüyor.

Bu anlamda insan epistemik bir sefilliğin de dibine vurmuş bulunuyor. Yarasa olmanın nasıl zorlu bir şey olduğunu ya da bir arının gözlerinden gerçekliğin nasıl göründüğünü insana hangi fiziksel bilgi aktarabilir ki? Hangi bilgi yavrularına yiyecek bulmak için çöplerimizi karıştıran bir ayıya sempati duymamızı sağlayacak kadar derindir? Bırakın ayıyı bir yana, hangi epistemik olgunluk, aç olduğu için baklava çalan çocuklara ceza vermeyi engelleyebilmiştir?

Aklın geri çekilişi beni çok kaygılandırmıyor, asıl kaygılandıran sağduyunun geri çekilişidir. İnsancıl olanı insan-merkezli olanla, bilgeliği bilimsel kurulukla karıştırmayan, canlılar arası hiyerarşiye eklemlenmeden birlikte yaşamayı mümkün kılan ve bu niyetin düşünsel ve pratik zamanı arasında köprüler kuran edebiyat bence işlevini başarıyla yerine getirmiş bir edebiyattır.

İnsan kozmosunun diğer türlerin evrenleriyle birbirinden ayrılamaz derecede içe içe geçmişliği söz konusudur. Bu mikro kozmoslar arasında delik yaratıp bu deliğin içerisinden sızan hakikatin etrafında dolaşmak, edebi yapıtın en soylu görevidir.

Dinsel ütopyalar bile siyasi ve ekonomik hayatı yeniden kurgularken erkeği mülkiyetle boğarlar. Bu mülkiyet takıntısı metafizik bir genişleme göstererek zamanın öteki yakasına da yayılır. Cennet 72 hurinin armağan edildiği, genişliği göklerle yer arası kadar olan bir diyardır.

İnsanın diğer türlerle barışık ve uyum içinde yaşama arzusunun karşı karşıya olduğu dört engelin varlığından aşırı bir savla söz edilebilir: Bunlar mal mülk takıntısı (paternalist kapitalizm), ikna barbarlığı, türün devamı saplantısıyla güvenlik hesapları yapma ve dış düşman algısıdır.

Edebiyat diğer türlerle barışık ve uyum içinde yaşamak gibi bir meydan okumaya muktedir mi?

Hayatta yer elde etmek (Lebensraum) ve “var olmak” (Dasein) kavramlarına farklı bir boyut kazandırarak bu iki olgu arasındaki olağan salınımı kıran, insan türünün varoluş serüvenini ontolojik bir hakikat arayışı olarak değerlendirmeyen edebiyat anlayışı bence ezberleri kıran, devrimci bir yazın anlayışıdır.

Bu, aynı zamanda birbirine geçişken evrenlerde yeni bir kolektif öznenin inşası sürecidir. Sein’ı (oluş’u) değil, Mitsein’ı; yani birlikte oluşu, Frenkçedeki deyişiyle l’etre-ensemble’ ı meşrulaştıran bir süreçtir. Bu anlayış diğer varoluş biçimlerinin dikkate alınmadığı bir boşluk içermez.

Bu gezegende aidiyet, diğer türler üzerinde bir otorite ve tahakküm kurma aracı olmaya çoktan başladı.

İnsanın dünyayla aidiyet sorunu, bir bakıma yaşamla ölüm arasındaki gri alanda kalmanın, tanımlanamaz olmanın trajedisidir. Bu muğlâk sınırlar üzerinde iki dünya arasında sürekli savrulma, gidip gelme hâlidir. Önce cennetten sonra Troya’dan sürülüp sonra dünyada yeni bir uygarlık kurduğu düşüncesine kapılan homosapienz, Roma’nın alim ve kurucuları gibi kendine Roma mitosuna denk düşen anlamlar buldu. “Übermensch”in beslendiği kaynaklar tarihin bu metafizik boyutunda gizlidir. İnsanın bilincine, bilinçdışı, bilinçaltı ve bilinçüstüne arketipler şeklinde depolanmış olan insan-merkezli davranış genetiği ve mirası yıkılmadıkça korkarım türler arası hiyerarşinin yıkılması da mümkün olmayacaktır.

Doğayı ve diğer türleri rakip olarak gören kavgacı bir protagonistin sahneye hâkim olduğu insan merkezli bir edebiyat asırlardır üretiliyor. Türler arasında piramitvari bir hiyerarşi öngören ve bu piramidin en yüksek tepesine insan denen varlığı koyan bu yaklaşım, doğanın tüm kaynaklarının sömürüldüğü yeni bir sömürgecilik anlayışıyla karşımıza çıkıyor. Hümanizm, insan odaklı gizli bir ajandanın, diğer türlere karşı barbarlığın bir aracı olarak kullanılıyor.

Edebiyat diğer türlerin varlık alanlarına saldıran bu ‘kültürel yağmadan’ pay almayı redetmelidir.

Bir türün gönencini odak alan ve kendine mağduriyetten bir yazınsal kimlik inşa etmeyi amaçlayan türün estetik anlayışı, tahakkümcü ve maraz bir anlayıştır. Diğer türlere ve doğaya tehdit algısıyla yaklaşan tutum, insan türünün kendi içinde kapalı devre bir sosyallik geliştirmesini sağladı. Bu kapalı devre sosyallik bir kabilenin olabileceği kadar sosyalliktir. İnsan kendi türü içinde homojen sosyal alt ağlar ve düşünsel anlamda steril ilişkiler geliştirdi. Edebiyat, türün ego tatmini için neredeyse bir çeşit entelektüel mastürbasyona dönüştü.

Sol edebiyat ise ekonomi ağırlıklı bir paradigmayı, devrimci bir romantizm ile soslayarak diğer türlerin ve yerkürenin kurtuluşu olarak yüceltti. Proletarya edebiyatı, sanayi toplumu koşullarında doğmuş bir sınıftan kendi türü ve diğer türler için bir kurtarıcı kahraman yarattı. Bu ideolojik kahramanlaştırma, sanayi toplumu ve sürdürülebilir ekonomik gelişme denen olguların aslında diğer türlerin yaşam alanına barbarca bir saldırı olduğu gerçeği göz ardı edilerek yapıldı. Toplumcu edebiyat, abartılı bir özgüven ve devrimci romantizm ile diğer türlerin varlık alanlarını işgal etmeyi sürdürüyor.

İnsan, dünya devriminin savaşçı-azizi olarak tanımlanıyor. Oysa dünya üzerinde yaşamış en tehlikeli tür odur. Edebiyat, insan merkezli slogancı bir içerikle katharsise yönelterek değil, insanın isyanını kendi türüne yönelterek başkaldırıyı öz benliğine kavuşturabilir.

Bence Das Kapital, doğaya olan karşı-devrimin İncil’idir.

Doğal kaynakların hoyratça kullanımını sömürü çelişkileri içinde sınıflar arası bir sorun olarak gören toplumcu yaklaşım, geçirimsiz yüksek duvarlardan bir human mikro kozmosu inşa etmeyi başardı. Bu human mikro kozmosundan irili ufaklı diğer mikro kozmoslara geçişkenlik, insan merkezli anlayış sayesinde neredeyse olanaksız hale geldi.

Bence özgürlük ve eşitlik sorunu sadece diğer türler ile birleşik bir sorun olarak kalmayıp onu da kapsamak üzere homoeconomicus’un oral takıntılarına bağı olarak giderek karmaşıklaşan bir sorundur. İnsan merkezli toplumcu estetik türler arasına, doğanın sömürülmesini uzun vadeler için perdeleyen bir bölünme olarak giriyor.

Dünyayı cehenneme çeviren şey, tam da onu cennete çevirmeye çalışan adamların çabasıdır.

Medeniyet denen mit, birçok barbarlığı içinde barındırması bakımından sadece insan türüne değil diğer türlere de ihanet ediyor.

Medeniyeti, ekonomik ve teknolojik üstünlüğü diğer türlere karşı şiddetin kurumsallaştığı yer olarak görüyorum.

Bireyin tüketim toplumu ve kapitalizm çelişkisi içindeki bulantısına cevap vermeye çalışan, insan türünün yaşama tutun(ama)ma sorunsalını ‘nihilist’ bir uğraşı olarak gören edebiyat, canlılar arasında insanı önceleyen kapalı devre negatif bir edebiyattır.

Dünyadaki kapitalist ahlak neredeyse normatif bir boyut kazanmış durumdadır. Buna bağlı olarak insanların öncelikleri hızla yer değiştiriyor. Diğer türlerin gereksinimlerinin dikkate alınma değeri, sadece ekonomik istikrarı etkilemediği orandadır.

Önceliği ekonomik istikrara verip ahlaki istikrarı göz ardı eden insan merkezli bu yaklaşım, tüketim toplumunun ’sınırsız üret sınırsız tüket’ ideolojisidir. Sadece büyüme için büyümenin kanser hücresi, diğer türleri öteleyerek doğanın tüm dokularına yayılmayı sürdürüyor. Bu kanser, insan türünü de mahvedecek bir saldırganlıkla hızla metastaz yapıyor. Oysa insanın varoluş yolculuğu diğer canlıların varoluş serüveniyle birbirine paralel yollar üzerindedir. Türler, bütünün parçasıdır, biri olmadan diğeri var olamaz. Bu anlamın içinde hepimizin birbirimizin sonuçları olduğumuza dair bir diyalektik bulunmaktadır.

İnsan “büyüklüğünün” çılgınıdır; onunla delici bir ideolojiye ulaşmak ister. Edebiyat bu çılgınlığın içinde en ilkelle en modern arasında bir yerde durmak zorunda değildir. Hafızasının beş saniye olduğunu kabul ettiğim, küçük ve temel ihtiyaçlara odaklı, iki unutma arası yaşayan bir balık düşünüyorum. Balık açsa o beş saniye içinde tüm yaşamın açlıktan ibaret olduğuna inanır.

İnsanın hafızasını balık hafızasıyla aynı noktada buluşturan şey, genetiğine kodlanmış olan ve insanın en yüce varlık olduğunu varsayan travmadır.

Korkularla sömürülerek diğer türleri düşman gören kolektif bellek insanın süreğen bir gerilimle yaşamasına neden oluyor.

Türler arasında eşitlik ve ayrıcalıksız insan, edebiyattaki derin muhtevanın bir bileşeni olamaz mı?

Şiddete tapınan aynı zamanda diğer varlıkları şeytanlaştırırken kendi türünü idolleştiren kültüre bir karşı sav üretmek edebiyat ve sanatın görevidir.

İnsan merkezli edebiyat yıkıcı kurgusuyla farklı bir tarihin ve geleceğin ihtimallerini içinde taşıyamaz.

Edebiyatı insancıl kimliğinden sıyırıp onu türün kitlesel tüketimine elverişli zararsız bir ikon haline çevirmeye dönük günümüz çabalarına karşı en iyi savunma bence “insansız” bir edebiyattır.

Balıkları boğulmaktan kurtaran bir ufku vardır denizin. Bizi bekleyen tufandır. Daha kıyıdayız. Bu yüzden o gemi henüz batmadı.

 

 

Paylaş
Önceki İçerikOntolojik Analiz Metoduyla Fuzûlî’nin Bir Şiirinin İncelenmesi
Sonraki İçerikNesli Tehlike Altında Bir Tür: Çocukluk
Antakya’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1981-82 döneminde Antakya Lisesi’nden mezun oldu. Uzun süre Helsinki’de yaşadıktan sonra Paris’e yerleşti. Hacettepe’de Felsefe (Lisans Diploması), İstanbul üniversitesinde Sosyal antropoloji ve Ege Üniversitesi’nde Sanat Tarihi öğrenimi gördü. Yüksek Öğrenim serüveni yurtdışında da sürdü. Roma Pontificia üniversitesinde Felsefe ve Katolik Teolojisi, Tampere Üniversitesi’nde (Finlandiya) Beşerî Bilimler, Felsefe ve Alman Filolojisi eğitimi aldı. Halen aynı üniversitede yardımcı asistan, doktora öğrencisi olarak görev yapıyor. Aynı üniversitenin Pedagojik Bilimler Fakültesi’nde lisans eğitimi gördü. Uzun yıllar devlet ve özel eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştı. Doktora çalışması nedeniyle Ernst-Moritz Arndt(Almanya/Greifswald) üniversitesinde yazar Wolfgang Koeppen’in üçlemesi üzerine araştırmalar yaptı. (Temmuz/2011) Edebi yayınlarının yanı sıra şiir çalışmaları, bir Fin yayınevi aracılığıyla Hedelmät Jotka Eivät Tuoksu Ruudille (Dilin Kekremsi, Meyveleri Barut Kokmaz) adı altında daha önce yayınlandı. (2006/Eylül) Bahar Kapımda şiir kitabı 2014’te Etki Yayınevi’nce yayımlandı. (İzmir, 2014) Kültürel ve sosyal içerikli yazılarıyla, Aamulehti Helsingin Sanomat ve Tamperelainen gibi değişik Fin gazetelerinde yayınlanmış, Türkiye’deki siyasal-sosyal gelişmeleri de içeren sayısız makalesi bulunuyor. Şiir, öykü ve felsefi denemeleri sırasıyla Ekin, Amanos, Güney, Süje, Bachibouzouck, Gerçek Edebiyat, Kurgu Kültür, Patika, Tmolos, Revue Ayna, Kirpi Edebiyat, Muhabirce (Almanca ve Türkçe olarak) Asma Köprü, Şiiri Özlüyorum, Son Gemi, Elize Edebiyat, Edebiyat Nöbeti, Bekir Abi, Edebiyatist ve MevzuEdebiyat.com’da yayımlandı. Tematiği geniş bir yelpazeye dayanan felsefi ve siyasi içerikli yazıları halen İnsanokur, Dev Haber, Salak Filozof, Yazı Atölyesi, Cafrande, Bachibouzouck, Patika, Komplike Dergi, İnsancıl, Düşün Bil, İktisat ve Toplum ve Evrensel Kültür’de yayımlanıyor. Fransızca, Fince, Almanca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Kılçıksız’ın verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Kılçıksız, iyi ve çok iyi derecede Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Fince ve İtalyanca biliyor.