Michael Cunningham’ın Saatler (The Hours) isimli romanı etkileyici bir öndeyişle başlıyor. Bu öndeyiş, kurgusal olarak Virginia Woolf’un intihar gününe gidiyor ve onunla birlikte adım adım ölüme yürüyoruz. Öndeyişi etkileyici kılan bir diğer kısım ünlü yazarın çok sevdiği eşine yazdığı mektuba yer vermesi. Mektup şöyle:

Canım,

Yeniden aklımı kaçıracağıma eminim, bu berbat dönemlerden birine daha tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum. Bu kez iyileşmeyeceğim. Sesler duymaya başladım, dikkatimi toplayamıyorum. Bu yüzden en iyi şey neyse onu yapacağım. Sen bana dünyadaki en büyük mutluluğu verdin. Elinden geleni yaptın. Bu korkunç hastalık gelene kadar iki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini sanmazdım. Artık bununla savaşamıyorum, senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım, ben olmasam çalışabilirsin. Çalışacaksın da, buna eminim. Görüyorsun, şunu bile doğru dürüst yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu: Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana çok sabır gösterdin, inanılmaz derecede iyi davrandın. Bunu söylemek istiyorum, zaten herkes biliyor bunu. Kurtulmam mümkün olsaydı beni kurtaran sen olurdun. Her şeyimi yitirdim, yalnızca senin iyi biri olduğuna inancım kaldı geriye. Senin hayatını daha fazla rezil edemem. Bizden daha fazla mutlu olabilecek iki insan yoktur.” (Çeviri kitaptan alınmıştır, İlknur Özdemir’e aittir.)

Öncelikle belirtmeliyim ki, Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini okuduktan sonra bu romanı okumak daha doğru bir seçim olacaktır. Çünkü muhtemelen Michael Cunningham bu hikayeden yola çıkarak ve başrole Virginia Woolf’u alarak romanını kurgulamış. Roman orijinal eserden alınmış birtakım benzerlikler ışığında ilerlese de, bana göre işin en ilginç yanı 1999 yılında Pulitzer Roman Ödülü’nü, ardından da PEN / Faulkner Ödülü’nü alan romanın isminde saklı. Çünkü anlatılanlara göre Virginia Woolf Mrs. Dalloway romanına ilk önce “Saatler” ismini vermiş ancak sonradan nasıl olduysa ismini değiştirmiş. Zaten Mrs. Dalloway’de, saatler romana yayılmış bir izlek olarak hikâye boyunca devam edip durur. Öyle ki romanı okurken sürekli geri plandan tik tak’ları duyar gibi olursunuz.

Saatler romanında üç kadın kahraman var: Mrs. Woolf, Mrs. Dalloway ve Mrs. Brown. Bu üç kadının ortak noktaları güçlü kadın karakterler olmaları. Toplumun genel geçer kabullerinin dışına çıkabilmeleri. Ana hikâye Mrs. Clarissa Dalloway’in aynı Mrs. Dalloway romanındaki açılış gibi bir çiçekçiden alışverişiyle başlıyor. Her üç kadının hayatının anlatıldığı bölümler sabahtan akşama, sadece bir gün içinde anlatılmış. Zaman kavramı yine Mrs. Dalloway romanıyla Saatler’i buluşturan ortak noktalardan biri. Clarissa Dalloway bir yazar. Eskiden sevgili olduğu, sonradan çok iyi iki dost kalmaya başardığı arkadaşı Richard’ın aldığı edebiyat ödülünü kutlamak için bir yemek organize ediyor. Ancak Richard biseksüeldir ve Aids hastalığına yakalanmıştır, ölümü beklemektedir. Clarrissa da biseksüeldir, kadın arkadaşı ve kızıyla birlikte yaşamaktadır. (Bu noktada Saatler’in aynı zamanda Gay, Lezbiyen, Biseksüel ve Transeksüel Roman Ödülü’nü de aldığını hatırlatalım.)

Hikâye boyunca Mrs. Dalloway hayat hikayesinde orjinal Mrs. Dalloway romanındaki karakterlerle örtüşen benzerlikler mevcut. Karakter isimleri, zaman ve çiçek izlekleri her iki romanda da kendini gösteriyor. Ancak Cunningham öyle başarılı bir kurgu oluşturmuş ki okuyucu ipuçlarını takip ederek farklı karakterlerin izini keyifle sürmekten kendini alamıyor. Örneğin Virginia Woolf’un ana karakteri Mrs. Dalloway’in eşi olan Richard bu romanda eski sevgili ve en yakın arkadaş rolünde. Yine Saatler’deki Mrs. Dalloway de heyecanla bir parti hazırlığında ve bir kız annesi. Her ikisi de bir kadınla duygusal yakınlık yaşıyor. Okudukça bu çeşitlendirmelerin izini sürmek gerçekten ilginç.

Hikâyenin bir diğer kahramanı Mrs. Brown ise, İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış Amerika’nın, mükemmel aile, mükemmel hayat karışımından oluşan Amerikan Rüyası’nın bir parçası olmayı bir türlü başaramayan ev kadını. Savaş gazisi kocası ve küçük oğluyla birlikte yaşıyor ve ikinci çocuğuna hamile. Her şey mükemmel görünse de kadın, içine hapsolduğu yaşamdan mutlu değil. Onu en mutlu eden şey “okuma” eylemi. Roman boyunca yanı başından Mrs. Dalloway’i ayırmıyor. Sonradan yaşamını tümüyle değiştiriyor ve kütüphanede çalışmaya başlıyor. Bu karakterle ilgili hikâyenin sonuna dair çok önemli bir sürpriz okuyucuyu bekliyor. Romanın sonunda bağımsız düşündüğünüz karakterler ve hayat hikâyeleri bir şekilde birbirleriyle buluşuyor.

Üçüncü kadınımız Mrs. Woolf ise Virginia Woolf’un ta kendisi. Romanda yazarın ölmeden önceki günü anlatılıyor. Onun hikâyesine eşinin dışında, kendisi gibi sanatçı olan kız kardeşi ve onun çocukları da dahil oluyor. Bana göre Saatler’in en can acıtan olaylarından biri ünlü yazarın ölüme gidişini adım adım yaşamak; diğeri ise Mrs. Brown’in küçük oğlunun yaşadıkları. Romanın sonundaki sürpriz de zaten bu küçük çocuk hakkında. Hikâyenin büyüsünü kaçıracağından bu konuyla daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Ancak okuduktan sonra arzu ederseniz yorumlarınızı buradan paylaşabilirsiniz.

Romanda en önemli olaylardan biri “ölüm”. Bir yandan yoğun bir yaşam sevinci, çiçeklerle ve parti hazırlığıyla tüm canlılığıyla devam ederken aslında varılacak nokta her hâlükârda ölümdür. Mrs. Dalloway’de de romanın en önemli karakterlerinden biri olan Septimus’un intiharı gibi Saatler’de de bu ölüm fikri sürekli karakterleri takip ediyor. Ölmesi beklenenler yaşamını sürdürürken, ihtimal verilmeyenler intiharı seçiyor.

Bu noktada Mrs. Brown karakterinin ölümle ilgili düşüncelerine yer vermeden geçmek olmaz:

“Ölmeye karar verebilirdi. Soyut, gelip giden bir düşünce bu, çok da iğrenç değil. İnsanlar böyle şeyleri otel odalarında yaparlar, öyle değil mi? Bir kadın ya da bir erkeğin hayatına tam burada, bu odada, bu yatağın üzerinde son vermiş olması mümkün, hatta belki olmuştur da. Biri, yeter artık demiş olabilir… Çok rahatlatıcı da olabilir diye düşünüyor; çekip gitmek çok özgürce gelebilir insana. Herkes, siz bilmiyorsunuz ama ben beceremedim, demek; bir daha denemek istemiyorum.”

Romanda bir diğer etkin duygu, hayata karşı direniş. Bu anlamda bilerek isteyerek ölüme gitmek bile bir direniş olarak algılanabilir.

Sinema Uyarlaması da Ödüllü

Michael Cunningham, aslında ressam olmak için eğitim hayatına başlamış. Ancak sonrasında katıldığı bir edebiyat kursuyla kısa öyküler yazmaya başlamış. Üniversiteyi bitirdikten sonra uzun süre amaçsız yaşamış. İlk romanını bu başıboşluktan kurtulmak amacıyla yazmış ve otuz yaşındayken yayınlanmış. Ardından 1990 yılında ikinci romanı, beş yıl sonra da üçüncü romanı yayınlanmış. Saatler isimli romanı için üç yıl süren uzun bir çalışma yürütmüş. Roman, yayınlandığı yıl aldığı ödüllerle hak ettiği başarıyı yakalamış.

İlgilenenler için hatırlatmak istiyorum. Romanın, başrolünde Nicole Kidman, Meryl Streep, Julianne Moore’un yer aldığı bir film uyarlaması da mevcut. Senaryo birebir romana bağlı kalınarak hazırlanmış ve Nicole Kidman bu filmle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını almıştır.

 

 

Michael Cunningham, Saatler, Çev: İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi Yayınları, 2017.