Jose Saramago

 

Yetmiş üç yaşındaki yazar restoranda, siparişinin gelmesini beklemektedir. İnsanların tabaklarına gömülmüş hallerini, garsonların maharetle masaların arasından geçişlerini izlerken aklına tuhaf bir düşünce gelir. Ya buradaki herkes birden kör olsa nasıl olur? Karanlıklar içinde, daha doğrusu beyaz bir karanlık içinde geçen bir hayat neye benzer? Fikir rahatsız edicidir ama sezgileri bu vaatkâr fikir üzerinde düşünmesi gerektiğini söylemektedir. Her iyi yazar gibi o da sezgilerinin peşine takılır. Takılmakla da kalmaz bu fikri yirminci yüzyılın en ilginç, en parlak romanlarından birine dönüştürür. Yazar o gün restoranda sorduğu soruya, birden hiç kimse kör olamaz, zira hepimiz zaten körüz, diye yanıt verir. Saramago’ya göre Körlük’te hayal gücü yoktur; sadece sebep ve sonuç ilişkisinin sistematik bir şekilde uygulanması vardır.

Portekizli yazar Jose Saramago, görece geç başladığı yazarlık kariyerine birbirinden ilginç ve
tartışmalı romanlar sığdırmıştır. Yetmiş altı yaşında, merhametli kalemi, cesaret ve ironinin
eşlik ettiği hayal gücü ve gerçekliği anlama çabası övülerek İsveç Akademisi tarafından
Nobel Edebiyat Ödülü’yle onurlandırılmıştır. Bugün dünyanın farklı yerlerinde kendine özgü
romanlarını tutkuyla seven birçok okuru vardır. Saramago’nun düzyazısı, uzun paragrafları ve cümleleri, virgülle ayrılan diyalogları, metnin çok katmanlı yapısı okuyucunun alıştığı roman formunun çok dışındadır. Bu durum onunla yeni tanışan okuyucu için başta okumayı
güçleştirici bir faktör gibi görünse de, tam tersine, üslup ve biçemine alışıldığı andan itibaren Saramago’nun düzyazısı önüne çıkan her şeyi yutan bir nehri andırır.

Altmış yaşına kadar edebi bir ilgi görmeyen Saramago’nun adını duyuran romanı 1982
yılında yayımlanan ve 18. yüzyılın zor koşullarında geçen etkileyici bir aşk hikâyesini büyülü
bir tarihsel dokunun içinde anlattığı Baltasar ve Blimunda romanıdır. Ardından gelen ve
Portekizli şair Fernando Pessoa’nın çoklu kimlikleri ışığında ülkesindeki faşizmi alternatif bir
kurguyla anlattığı Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl ile takip edilen bir yazar olmuştur. Ama esas
ününü İsa’nın yaşamını onu sıradan bir insan gibi anlattığı ve bu romandan sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldığı İsa’ya Göre İncil ile kazanmıştır. Artık hem merakla beklenen hem nefret edilen bir yazardır. Portekiz’in hem iftihar, hem de aforoz ettiği bir kalemdir.

Saramago, peşinen doğru kabul ettiğimiz bütün olguları titiz bir cerrah gibi parçalara ayırmayı ve sonra da onları bambaşka bir şekilde bir araya getirmeyi sever. Böylece bizlere her şeyin, hem de ilkine hiç benzemeyen bir alternatifinin kurulabileceğini gösterir. Her olay, durum, vaka farklı bir şekilde cereyan edebilir. Onu her okuyuşumuzda buna iyimserlikle ikna oluruz. O zaman soru basittir: Neden olamamaktadır bu? Neden insanlık kendi tarihinden ders almamakta istikrarlı bir şekilde ısrar etmektedir? Saramago okurken, içimizdeki bitmek bilmez hırsın, güç tutkusunun, acımasızlığın buna neden olduğunu hissederiz. Ona göre şiddet yeryüzünde hep vardır, ama işkence ve zulüm yeryüzüne insanla gelmiştir. Yeryüzündeki tek acımasız varlık insandır. Ve çok övünülen insan aklı, zulmü durdurmaya yeterli gelmemektedir. Ama yine onu okurken, bunun varoluşsal değil, kültürel bir olgu oluğunu da düşünürüz. Ya da düşünmek isteriz. Çünkü Saramago, uygarlığın bu duygular üstüne kurulduğunu ama bunların altında ezilen bir iyiliğin de olduğunu söyler. Ve o iyilik, kazanmak zorundadır. Son dönemlerinde kendi bloğunda yazdığı gibi, bütün olumsuzluklara rağmen iflah olmaz bir iyimserdir kendileri.

Romanlarında hiçbir şeyi doğrudan anlatmaz, onu hep bir hikâyenin, bir alegorinin içine
saklar. Oradan okuyucuya göz kırpmayı sever. Belki de gerçekliğin ne olduğunun en iyi bu
şekilde ortaya çıkacağına, bir hikâyenin ancak başka bir hikâye aracılığıyla anlaşılacağına
inandığı için yapar bunu. Onun ironisinin altında, insanlık sevgisinin hemen yanı başında,
insanoğlunun kafasızlığına, acımasızlığına karşı hissettiği öfke da vardır. Ama bu öfkeyi
düzyazıya çevirirken hoyrat değildir asla, dünya onun metinlerinde şiirsel ama kesin bir
dürüstlükle resmedilir. Sevinçler, acılar, umutlar, kendi kafesine sıkışmış insanın trajedisi
sonsuz bir ironinin içinden anlatılır. Onun düzyazısı okuyucuyla yaptığı döngüsel bir diyalog
gibidir. Hayatın bir tür masalsı simülasyonunu kurar ve bunu kurarken bunu nasıl kurduğunu da okuyucuya anlatır. Saramago’nun metinleri yazarıyla dertleşilerek okunan metinlerdir. Damakta, muzip bir bilgeyle sohbet etmenin tadını bırakır.

Bu muzip bilge, en çok kutsallarla uğraşmıştır. İktidarla uğraşmıştır. Tanrı fikrine öfke ve
alayla yaklaşmıştır hep, öfkesinin altında, bu kavramı kalkan olarak kullanan çıkarcı insanlar
vardır, alayı ise buna inanacak kadar çocuk kalmış, büyümekten korkan kişilerden
kaynaklanır. Yoksa bir kavram olarak Tanrı, Saramago’nun evrensel alegorisi için son derece
kullanışlı bir malzemedir. Bıkmadan, usanmadan, inatla ve cesaretle, kimi zaman onu sanık
sandalyesine çıkararak, kimi zaman ise onun tüm insanlık için bir günah keçisi olduğunu
söyleyerek romanlarının kahramanlarından biri yapar Tanrıyı. Fakat dinler konusunda hiç
uzlaşmacı değildir. Bütün acıların, kıyımların, toplumsal şiddetin kaynağı dinlerdir ona göre.
Cennetin beş yıldızlı bir otel olduğuna inanmayı bıraktığımız zaman felsefeyi de yeniden icat
edebileceğimizi söyler. Saramago’nun Tanrı kavramını kullanışı değil de, dinler hakkındaki
bu tip sözleri onu istenmeyen adam haline getirmiştir. Bu da onun okuyucuları için şaşırtıcı
değildir. Zira dinle uğraşmak her zaman iktidarla uğraşmaktır. Dinler iktidarın elinde yönetsel bir tahakküm malzemesidir.

Saramago uzun ömründe yazarlık kariyerine ayırdığı kısa süreyi son derece verimli
geçirmiştir. Bazen anakaradan ayrılan bir adayı, bazen tarihi bir roman hakkında tarihi
olmayan bir romanı, bazen bir ismin peşine takılmanın cazibesini, bazen albenili yaşam
merkezlerinin aslında karanlık birer mağara olduğunu, bazen bir filden bile ne kadar çok şey
öğrenebileceğimizi, bazen bir ikizimiz olsa onun aslında neye benze(me)yeceğini, bazen ölüm çalışmayı bırakırsa başımıza neler geleceğini, bazen kutsal kitapta anlatılan suçun ve cezanın, savaşların ve katliamların, nefretin ve ihtirasın bizim tarafımızdan yazıldığını, Kabil’in hala bir yerlerde durmadan Habil’i öldürdüğünü, ama en çok da güç saplantısının nelere yol açtığını anlatmıştır bizlere. Onun kahramanları yalnızlığa ve sonuçsuz bir arayışa yazgılıdır. Saramago’nun eserleri geçmişin aslında o kadar da geçmemiş olduğunu anlamıştır hep. Tıpkı kendi kitapları gibi. Onlar yazılmıştır. Bitmiştir. Raflardadır. Ama belki de yanılıyoruzdur, yazılmamış ve bitmemişlerdir. Hala bir yerlerde yazılmaya devam ediyorlardır.