İrem Uzunhasanoğlu

29 Aralık 2017

“Dünya üzerindeki cennet vizyonu ne zaman cehennem öngörüsüne dönüştü?”

Yirminci yüzyıldan başlayıp günümüze kadar uzanan ve gittikçe de yaygınlaşan bir tür olarak karşımıza çıkan “distopya” hem edebiyatta hem de sinemada kendine sıkı bir yer edinmiş ve hiçbir yere gideceğe de benzemiyor. “Ütopya” imgesiyle başlayan ve yüzyıllar içerisinde “distopya”ya evrilen bu tür kimi zaman bir hiciv kimi zaman ağır bir eleştiri kimi zaman da içinde bulunduğumuz dünyaya karşı bir nevi küskünlük edebiyatı olarak karşımıza çıkabiliyor. Distopik dünyaların sergilendiği bu eserlerin bir eve dönüş mü yoksa yeni bir başlangıç mı olduğunu tartışmadan önce onu var eden karşıt terime, yani Ütopyaya bakmakta fayda var. Gelin kısa bir yolculuk yapalım ve evrimi beraber izleyelim.

Ütopya kelimesinin Yunanca köklerine baktığımızda “her şeyin iyi olduğu yer” ve yahut “olmayan yer” anlamlarıyla karşılaşıyoruz. Pek çoğumuzun bildiği üzere Ütopya terimini literatüre ilk kazandıran kişi, daha sonra dostum dediği Kral sekizinci Henry tarafından kafası kesilmek suretiyle idama mahkum edilecek olan Thomas More. 1516 senesinde Ütopya isimli eserini kaleme aldığında ortaya attığı bir “mükemmelik” düşüncesi yoktu. O sadece gerçekte var olan toplumdan daha iyi olanı ve hatta var olmayan bir sistemi anlattığı spekülatif bir söylemdi. Onun için bu toplumu var eden insanın ta kendisiydi ve bu yarattığı var olmayan toplum da insanlar içindi. More burada ne edebi bir tür yaratma gayesinde, ne de bilimkurgunun icadına destek olma derdindeydi. Toplum nasıl farklı örgütlenebilir sorusunun cevabını ararken yaptığı gözlemleri yazmış ve değiştirilebilecek  yönlerini hayal etmişti. Toplumu hayal ürünü bir esere konu ederken onun tüm gerçekliğini alaşağı etmiş ve bir imge yaratmıştı. Thomas More’un başlattığı bu oyunda aslında gerçekten uzak bir toplum imgelendiği için ortada eleştirileceği bir durum da kalmıyordu. Ütopya aslında var olmayanı anlatıyor bu yüzden de gerçeklik sınırlarımızı pek fazla ihlal etmiyordu. Peki okurunu bu gerçekte olmayan ama hayal edilen yere davet ediyor muydu? Evet. Bu davet okurun gerçeklikle olan bağını zedeliyor muydu? Ona da evet. Aslında Ütopya yazarının yegane amacı bir hiciv yazmak ve içinde bulunduğu toplumu eleştirmek iken, farkına varmadan okuru geleceğe davet ediyordu. Francis Bacon 1627’de yazdığı Yeni Atlantis isimli eserinde ilk hakiki bilimsel ütopyayı yazmıştı. Kitabındaki kurgusal “Ben Salem” ise onun toplumu mükemmelleştirmek için kullandığı hem de düzenin nasıl olması gerektiğini örneklediği bir bilim adasıydı. Aradan yüzyıllar geçti, ne yazın ne de felsefe bu ütopyacı umudu unutmadı. Locke, Hume ve sonrasında ise Pope, Swift gibi aydınlar yazılarını hiciv üzerine temellendirmeye devam ettiler ve böylece ortaya bir tür hicvi ütopya çıktı. Tarih Marx ve Engels’e kadar vardığında her ikisinin de geleceği işaret eden düşünceleri, özgürlüğe dair umut vaat etmeleri onları da birer Ütopyacı olarak adlandırmamız için yeterliydi. Kavramlar tartışmaya sunuldu, kimileri onları anti-ütopyacı olarak değerlendirdi oysa onların yaptığı ütopik bir gelecek sunarken aynı zamanda buna ulaşabileceğimiz yolları da tarif etmekti. Ütopya bir kez daha evrime girmişti çünkü tarih sadece insanların değil kavramların da büyüme ve gelişme süreciydi. Peki ütopya dediğimiz şey bize geleceği gösteren toz pembe bir inanç mıydı? Tabii ki hayır. On sekizinci yüzyılla birlikte, icatlar da art arda gelmeye başlamıştı. Ütopyalar ise geleceği gösterirken bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi de göz önünde bulunduruyor ve ortaya spekülatif metinler çıkıyordu. Toplumu yeniden örgütlemeyi önerirken, içine teknolojik ve biyolojik gelişmeler de serpiştiriyordu. Ne var ki romanların çoğunda yazar tüm bunları gösterip daha sonra da bunların gereksiz olduğunu savunuyor ve gerçekliğe dönüyordu. Swift’in 1726’da yazdığı Güliver’in Gezileri isimli romanı bu reddedişe örnek teşkil eder. Böylece Ütopya kavramı, anti-ütopyaya evrildi ve olumlu dinamiğini kaybetti. Metinler, bu dünyaların insanı mahvedeceğini anlatmaya başlamıştı.

1868’e geldiğimizde ise John Stuart Mill, “ütopya yaşama geçirilemeyecek kadar iyiyse demek ki tersi de distopyadır, yani yaşama geçirilemeyecek kadar kötü” diyerek ilk kez distopya terimini kullanır. Şimdiye kadar “kakatopya” sözcüğü kullanılırken Yunanca “kötü” anlamına gelen “dys” takısı eklenerek, Distopya sözcüğü literatüre dahil edilir. Distopya ise gerçek görevinin başına geçer, insanın ideal bir toplum kurması olanaksızdır, bu yüzden iyi bir toplumun inşası için çalışmalıdır. Distopik metinlerin ortak misyonu totaliter hükümetleri eleştirmek, bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin zararlarını gösterebilmek, iyilik ve insaniyet kaybolduğunda ne kadar çirkin bir dünyaya dönüştüğümüzü kanıtlamaktır.

Rus yazar Yevgeni Zamyatin 1921’de “Biz” isimli eserini yazar, insanların şeffaf camlar ardında yaşadığı, kendilerine ait bir isimleri bile olmayan sadece numaralarla adlandırılan bireylerden bahseder. Daha sonra 1932’de Aldous Huxley bizi Cesur Yeni Dünya’sı ile tanıştırır. Embriyoların cam fanuslarda yetiştirildiği, şartlandırma tekniği ile eğitildiği ve Soma içip kendilerini mutlu hissettikleri bu toplumda mutsuzluk yazar tarafından kasıtlı olarak tamamen elimine edilmiştir. 1949’da yazdığı 1984 romanıyla da George Orwell Distopik kanona görkemli bir giriş yapar. Her şey kurallar dahilindedir, birileri bizi devamlı izliyordur.

İşte yirminci yüzyılın ortalarında yüzyıllar boyu beri gelen ve zıddıyla var olan ütopya kaybolur ve cennet vizyonu cehenneme dönüşür. Peki gerçekten dönüşür mü? Biz Thomas More’un ve Francis Bacon’ın ütopyası değil miyiz? Eğer onların geleceği bizsek bahsettikleri tüm “ideal” toplum çeşitlemeleri de “totaliter” ve “distopyacı” mıdır? Gregory Claeys bir makalesinde bu konuya şöyle açıklık getirir:

Tıpkı bir kişinin terörist dediğine öbürünün özgürlük savaşçısı demesi gibi, bu argümanın içinde de bir kişinin ütopyası bir diğerinin distopyası olduğunu düşündüren bir şey var kuşkusuz” (Cambridge Edebiyat Araştırmaları, Claeys, 157)

Burada gerçekten de bahsettiğimiz “dönüş” gerçekleşmiş midir bunu okura bırakıp biz Distopya edebiyatı üzerine konuşmaya devam edelim.

Tıpkı yıllar önce Mary Shelley’nin Frankenstein ile yeni bir “insan” yaratması gibi, yazarlar yeni ırklar ve insanlar yaratmaya ve insanın ne olduğunu sorgulamaya başlamıştır- hatta belki de yeniden tanımlamaya…

Örneklemek gerekirse, Cesur Yeni Dünya romanında cam fanuslarda yetiştirilen embriyolara Alpha, Epsilon, Delta gibi isimler verilir. Oksijenleri az tutulan Epsilonlar entelektüel zekaları olmayan ve sadece fiziksel işlerde çalışmak için yetiştirilen bir ırktır. Alphalar ise yönetici statüsünde yetiştirilen kalifiye insanlardır. Uykuda hipnoz ve koşullandırma metotlarıyla yetiştirilen bu insanlarda aile bağı, evlilik, hamilelik, aşk ve din gibi kavramlar tamamen yok edilmiş ve seri üretimin eseri olmuşlardır. Geniş bir çerçeveden baktığınızda insanlar mutludur ama kamerayı biraz yaklaştırdığınızda “mutluluk nedir?” sorusunun spekülatif cevaplarından başlayarak kaçınılmaz kaderin ve baskıcılığın şiddetinden de bahsedilebilir.

Margaret Atwood da önemli Distopya yazarlarından biridir. Her ne kadar kendisine bahşedilen “Bilim Kurgu” ödülünü alırken yazdığı eserlerin  “spekülatif kurmaca” olduğunu söylese de yarattığı alternatif dünyalarda kullandığı şiddet içeren baskıcı yönetim biçimleri onu Distopya Yazarı yaftasından kurtaramaz.

Damızlık Kızın Öyküsü isimli kitabında doğurgan kadınların toplatılıp, doğurganlıklarını yitirmiş kadınların yaşadığı evlerde damızlık olarak kullanılmalarını konu alır. Her yerde gözlemciler ve ispiyoncular kol gezer, sokaklar silahlı askerlerle doludur ve her an siyah bir kamyon tarafından götürülme riskiniz vardır.

Yine Margaret Atwood’un Antilop Ve Flurya olarak dilimize çevrilmiş olan Oryx and Crake romanında da ölümcül bir virüsün yayılması sonucu soyu tükenen insanlığı ve dünya üzerinde şans eseri kalan tek insan olan Jimmy’nin hikâyesini anlatır. Jimmy laboratuvar ortamında üretilmiş bir grup insanımsı yaratıkla yaşamaya mahkumdur ve hafızası elinde kalan tek umududur. Roman distopyadan sıyrılıp insanlığın soyu tükendikten sonraki dünyayı anlatan “Post-apokaliptik” türe yaklaşır.

George Orwell’in ünlü romanı 1984’te ise gerçeğin saklandığı bir korku imparatorluğu hakimdir. Orwell; geleceğin kötü olacağını düşünerek kendi geleceğini tasarlamış, tasarlarken de tarihin yeniden yazılması, dilin öldürülüp yeniden kurulması, belleğin silinip yeniden inşa edilmesi, kolonileştirme gibi mezvulara değinir. Herkesi bir yalana inandırırsan artık o yalan olmaktan çıkıp yeni gerçek olur. Birisi tarafından izlenme, hakikatin değiştirilmesi, güce tapma ve bireyselliği silmek romanın temel izleklerindendir.

Anthony Burgess’in Otomatik Portakal isimli romanı da gelecekteki totaliter bir devlette geçer. Bireye ait her şeyin yok edildiği bir yerde ortaya çıkan en ufak bir düşünce pırıltısı kirli bile olsa özgür iradeyi temsil eder. Sadistliğin haz öğesi olarak kullanıldığı romanda Ludovico tekniğiyle suç refleksi öldürülmeye çalışılır. Suçlu toplum mu yoksa birey mi sorusunu bize sorduran romanda yüksek kültüre sahip olanın zayıf ve değersiz olanı ezmesi gibi temel izlekler de kullanılmıştır.

Tüm bu romanları göz önünde bulundurduğumuzda her bir yazarın kucağımıza birer soru bıraktığını ve soruların da kesin cevaplara sahip olmadığını göreceksiniz. Huxley, bilimi yerden yere vurup, soylu vahşiyi göklere mi çıkarıyordu? Maddiyatçı hedonizmi eleştiriyor mu yoksa övüyor muydu? Tektipleştirmek bilim adına olumlu bir gelişme miydi? Istırap çekme sonunda kazanılanın önemini mi yoksa kimyasal uyuşturmanın önemini mi vurguluyordu? Aşkı, tekeşliliği ve evliliği mi yoksa cinselliğin özgürce yaşandığı bir toplumu mu arıyordu? Din dogmalarından sıyrılmanın insanı özgürleştirdiğini mi yoksa boşlukta sallandırdığını mı düşünüyordu?

Moderniteyi eleştiriyor mu yoksa sahip mi çıkıyordu? Orwell ise Huxley’den daha kaba, acımasız ve şiddet dolu bir dünya portresi çizerken Hitler’i ve benzer totaliter hükümetleri mi eleştiriyor yoksa sadece yirminci yüzyıl dehşetini mi gözler önüne seriyordu?

Hafızaların silindiği, insana dair tüm duyguların elimine edildiği, bilimin dünyayı ele geçirdiği, insanların tüm insan özelliklerinden sıyrılıp robotlarla bile aşk yaşadığı, mutluluğun, ahlakın ve etiğin ne olduğunun sorgulandığı bu romanlarda artık 1800’lerde yazılmış Ütopik kavramlardan en ufak bir kırıntı bile görünmüyor. Sadece dinin, toplumun ve yönetim biçimlerinin sorgulandığı ilk dönem romanlarından farklı olarak artık teknolojinin yok ettiği insanlık üzerinde duruluyor. Yazarların bizim için öngördüğü distopik gelecek gerçekten de bizi bekleyen gelecek mi bunu uzun bir süre daha düşünmeye devam edeceğiz gibi duruyor.

İrem Uzunhasanoğlu – Özyaşam Öyküsü
1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamladı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen 365, Her Güne Bir Yazı (2016) isimli bir kitap yazdı. Spencer Holst’un öykülerini Büyücünün Kızı isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. İstanbul’da eşi ve oğluyla yaşayan yazar, halen roman yazmakta, çeşitli edebiyat dergilerinde düzenli yazılar kaleme almakta ve İstanbul Universitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.