Birçok ülke hakkında doğru yanlış her gün bir yığın laf edilir Türkiye’de, herkes kendi çapında bir çeşit uluslararası ilişkiler uzmanıdır ama nedense Afrika konusunda, bırakın tek tek bu coğrafyada yer alan ülkeleri, tüm kıta hakkında çok az şey biliriz. Bize konum ve belki de kültür olarak birçok yerden yakın olmasına rağmen bu kıta zihnimizde ve kalplerimizde nedense pek yer bulamaz.

1977 yılında Nijerya’da doğan Chimamanda Ngozi Adichie bu yorgun ve yaşlı topraklardan son yıllarda çıkan en parlak kalem ve zihinlerden biri. Nijerya edebiyatı denince akla Nobel Edebiyat Ödüllü Wole Soyinka, unutulmaz Things Fall Apart romanının yazarı Chinua Achebe ve Ben Okri geliyor hemen. Chimamanda Ngozi Adichie kolaylıkla bu kanona eklenebilecek çapta bir kalem. Adichie, Achebe’ye duyduğu hayranlığı ve saygıyı, edebiyata olan ilgisinin onunla başladığını her yerde anlatıyor zaten.

Nijerya 1960 yılında İngiliz sömürge yönetimine karşı bağımsızlığını ilan ettikten sonra uzun bir süre çeşitli aralıklarla askeri darbelerle yönetilmiştir. Ancak 1999 yılından itibaren ülke kesintisiz bir şekilde sivil idare altına girmiştir. Adichie bu siyasi karmaşa altında eğitimli bir ailede büyümüş ve babasının öğretim üyesi olduğu üniversiteye bir süre devam ettikten sonra tıp eğitimini yarıda keserek ABD’ye gidip iletişim ve siyaset bilimi okumuştur. Bundan sonraki hayatı Nijerya ve ABD arasında geçecektir. ABD’ye gidene kadar siyahi olduğumu bilmiyordum, diyecektir. 2003 yılında henüz 26 yaşındayken basılan ilk romanı Mor Amber‘le bir anda bütün dikkatleri üstüne çekmiş, 2004 Man Booker adayları arasında yer almıştır. Yükselen Güneşin Ülkesinde adlı romanıyla 2006 Orange Prize’ı almıştır. “Hepimiz Feminist Olmalıyız” başlıklı 2012 Tedx konuşmasıyla bir anlamda gündem yaratmıştır. Adichie’nin kurgu çalışmalarının yanında kurgu-dışı metinleri ve ırkçılık ile toplumsal cinsiyet alanında aktivist eylemleri de vardır.

Mor Amber onun en ünlü yapıtıdır. Metin yerel yiyeceklerin ve içeceklerin duygusal çağrışımından dini fanatizmin yol açtığı trajedilere kadar birçok düzlemde okunmaya müsaittir. Nijerya’nın siyasi ve kültürel atmosferi, kadın erkek ilişkileri, aile hayatı, bir genç kızın olgunlaşma hikâyesi, özgürlüğün bedeli, dinin yönetsel bir tahakküm aracı olarak kullanılışı, fiziksel ve duygusal şiddet metnin zengin içeriğinde yer alan temalardandır.

Romanın başkarakteri sessiz ve içine kapanık Kambili, yıkıcı siyasi çekişmelerin olduğu sömürge Nijerya’sında, sert Katolik babasının baskısı altında, anne baba ve abiden oluşan küçük ama varlıklı bir ailede yaşamaktadır. Abisi Jaja ile birlikte görünüşte alçakgönüllü olan fabrikatör babalarını memnun ettikleri müddetçe evlerinde huzur hâkimdir. Ama bu huzurlu ortamın son derece kırılgan olduğu ve yüzeyin altında büyük bir gerilimin saklandığı daha ilk bölümde anlaşılacaktır. Ev bir tür mikro kozmostur, ülkedeki dikta rejiminin benzeri evdedir. Dışarıdan sakin ve yardımsever görünen babanın evdekilere çizdiği Katolik yaşamın dışındaki her şey günahtır. Ve günah olan her suç da şiddetle cezalandırılmalıdır. Bir çeşit toplama kampı hayatı yaşayan, ama bunun tam olarak farkında olmayan çocuklar, İfeoma Halalarının yanına taşınmalarıyla yeni bir dünyaya adım atarlar. Burada evdeki dünyanın aksine, maddi yönden bir sefalet hâkimdir, ama kahkaha, müzik ve neşe vardır. Özgür ve sevgi dolu İfeoma Hala üç çocuğuyla birlikte yaşayan bir üniversite hocasıdır, ama süt alacak parası bile yoktur. Bu durum Nijerya’da entelektüellerin hangi koşullarda yaşadığını göstermektedir. Kambili, onun yanına taşınmasıyla birlikte önceden kutsal kabul ettiği her şeyi sorgulamaya başlayacaktır. Belki de en çok aile olmayı ve yetişkinlerin otoritesini.

Romanda iki farklı Nijerya anlatılır. İki farklı yüz. Birinde her yerde hissedilen baskı ve güvensizlik ortamı hâkimken, diğerinde ise doğa manzaraları, sesleri, yemekleri ve kokularıyla insana huzur veren ve tüm olumsuzlukların bir şekilde sirayet edemediği korunaklı bir yuva hissi.

Adichie’nin aynı anda hem sıcak hem mesafeli bir üslubu var. Özenle kurduğu sahneleri okurken hem kendinizi o sahnelerin merkezinde hissediyorsunuz, hem de tuhaf bir şekilde her şeye dışarıdan bakabiliyorsunuz. Kusursuz bir çeviriyle dilimize aktarılan Mor Amber özel bir dönemi ve ruh halini anlatan o özel romanlardan biri. Bir aileye ve ulusa ait olmanın ne demek olduğunu ve en sonunda bir birey olabilmek için kendimizi ait hissettiğimiz her şeyi nasıl sorgulamamız gerektiğini anlatıyor. Okurken huzursuz olacağımız birçok sahne barındırıyor metin. Karakterlerin adaletsizlik karşısındaki pasifliği, o adaletsizliğin kendisinden daha çok can yakıyor bazen. Roman hiçbir baskı ve otoritenin umudu ve tutkuları öldüremeyeceğini, ancak her şeyin de bir bedeli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

 

 

Mor Amber, Chimamanda Ngozi Adichie, Çev: Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap, 2019.