Zamanın ve mekanın sınırlılığı anlam arayışını sınırlandırmaz hiçbir zaman, kendini sınırlamalar içinde görmeyenler için. Mekanın sınırlamasına kendine kaptıran benlik için ise yaşam ve de yaşanılanlar bir seyir gibidir. Bu seyri izleyen de bir yaşam seyircisidir böylelikle. Öyle ki bu zaman ve mekan sınırlaması içinde kendini, diğerlerini seyreden birey, elini eteğini birçok şeyden çekip kendi köşesinde anlamına anlam katacak birilerini ya da bir şeyleri beklerken buluverir. Ama bekleyiş, en uzun bekleyiş bile yine en kesinliğiyle kendini gösterir bu köşede; kendini koyuverdiğin, kapattığın bu köşede. Kimisi bu köşenin farkındadır, bilinçlidir; kimisi ise ne yaptığının, neler düşündüğünün, hatta yaşadığının farkında olmayarak bu köşenin içinde yeni köşeleri düşünerek geçirir iç sesini.

Ki bir de bu durumun tam tersi tanımlar ve yorumlar vardır. Zamanlar, iletişime geçtiğimiz insanlar, bahçeler, aynı çay demliğini paylaştığımız insanlar, benlik değerimizi fark etsin diye gösterdiğimiz gayretler… Bu gayretler yine kendi umursamazlığıyla döner yüzümüze doğru en keskinliğiyle. Bu dönüş bir okşayış, bir şefkat değil aksine uysallığından kopmuş bir zincirdir. Çünkü bizim kendimizden başka kendimizi anlatacağımız hiçbir şey yoktur etrafta. Öyle ki dünya dönmektedir, dönmeye devam etmektedir, sen yaşlansan da, hayaller kursan da, kendine ait planlar yapsan da. Evet, nihayet dünya dönmektedir tüm bunlardan habersizce. Her ne kadar dünyanın bu dönüşü ağır olsa da ağırlığı benliğin egosuna bir yük olarak yerleşse de…

Her biri kendi köşesinde, yaşam ve insan olmanın bir süreç olduğunun farkındalığını çok sonradan keşfetmiş, kendini yeniden yaratma gayreti içinde yaşayan Vanya Dayı’nın karakterleri, etrafındaki ve aynı mekanı paylaştığı insanların eylemlerini eleştirme içesindedirler dünyanın kendini seyrettiği bu döngü etrafında. Bu eleştiri, aslında kişinin kendine yönelik eleştirisi içinde topluma yönelik eleştirisidir aynı zamanda; toplumun ve çevrenin de anlamını barındırır en derininde. Ama tüm bunca okumalara, çabalara, fikir yürütmelere, öğrenmelere rağmen yine kendilerine yönelttikleri eleştiri olduğunun farkında olmadıkları bir eleştiridir. Aslında sorumluluğu öteleme, bir başkasının üstüne atma, kendi sorumluluğundan kaçma davranışından başka bir şey değildir. Bu eleştirinin kaynağı bireyin içinde bulunduğu kişiliği ifa etmeyi üzerinden atma isteğini de barındırır en derininde.

Vanya, bir profesör olan eski eniştesi Serebryakov’u eleştirmekte; Doktor Astrov, emekli profesörün otuzlu yaşlarında genç ve oldukça güzel, güzelliğiyle herkesi ilk görüşte kendine ilgi uyandırabilecek siluete – fiziğe, alımlı olmaya tam anlamıyla yakın olan Yelena’yı eleştirmekte; Sonya -profesörün küçük kızı- yaşadığı her şeyi daha toz pembe gören ve kendini üvey annesi Yelena’yla sürekli bir kıyas halinde bulan bahtsız bir hayalperestliğin içinde kendi çirkinliğini eleştirmektedir. Belki de eserin en gerçekçi eleştirilerinden birisidir bu. Sonya’nın kendine yönelttiği acımasız eleştiriyi, kendini kınayışını, kendiyle barışık olamama hallerini en iyi anlayan, Sonya’nın kişiliğine dair yorumlarını gerçekçi bir şekilde dile getiren de yine Vanya Dayı’dır. Vanya Dayı kırklı yaşlarına gelinceye değin yaşam hayalleri olan ve bu hayalleri yaşatmak için müthiş çabalar harcayan bir karakterdir. Fakat yaşamın Vanya Dayı için bir kez bile olsun göz kırpmayışı onu yaşam amaçlarından gün geçtikçe uzaklaştırmıştır. Amaçsız ve iradesiz, hatta ve hatta yaş aldıkça umarsız biri haline getirmiştir. Bir gün annesinin içten sitemine karşılık da şunları söyleyivermiştir bir çırpıda:

Mariya Vasilyevna: Bağışla Jan (Vanya), ama şu son yıl içinde öyle değiştin ki, seni tanıyamaz oldum… Kesin görüşleri olan bir insandın sen, parlak bir kişiliktin.

Voynitski (Vanya Dayı): Ya, evet! Parlak bir kişiliktim hiç kimseyi aydınlatmayan… Parlak bir kişilikmişim… Bundan daha zehirli bir alay olamaz. Tam kırk yedi yaşımdayım. Bir yıl öncesine kadar bende tıpkı sizin gibi, gerçek yaşamı görmemek için, gözlerimi bile bile sizin o bilimsel kılıklı saçmalıklarınızla dumanlandırmaya çalışıyor ve iyi bir şey yaptığımı sanıyordum. Ama şimdi, ah bir bilseniz! Kederden, öfkeden uyku tutmuyor geceleri! Yaşlılığımın şimdi elde etmeme olanak tanımadığı şeyleri elde edebilecek olduğum zamanı öylesine aptalca harcadığım için.

Vanya Dayı, yeğeni Sonya ve malikanenin diğer çalışanları yıllarca toprak işçiliğinde, tarlada, bayırda çalışmış ve bir akademisyen olan Vanya’nın eniştesi Profesör Serebryakov’a yıllarca para göndermişler, profesörün yaşam tecrübeleri ve o eşsiz fikirleri (!), akıl yürütmeleri(!) ile hemhal olacaklarını; Profesör Serebryakov emekli olduğunda kendisi ve yıllarca ona maddi- manevi destek veren Vanya’ya ve diğer çalışanlara destek çıkacağı umudunu taşımışlardır. Oysa realiteler, hayallerin ve umudun vefasızlığından bihaberdir. Çünkü hayaller insanı görmek istemekten, duymaya yaklaşmaktan beri tutar. Bu uzak tutulma, fırtınadan kaçan rüzgarın tene dokunuşu gibidir. Ne kadar uzak durursan o kadar yaklaşır, o kadar savurur her bir ten zerresini.

Voynitski (Vanya Dayı): Tam yirmi beş yıl işte bu annemle, köstebek gibi dört duvar arasında yaşadık… Bütün düşüncelerimiz, bütün duygularımız seninle ilgiliydi. Gündüzleri seni, senin çalışmalarını konuşur, seninle övünür, adını büyük bir saygıyla anardık. Gecelerimizi şimdi bütün benliğimle hor gördüğüm dergileri, kitapları okuyarak mahvettik. (s.64)

Profesör Serebryakov, artık emekli olmuş ve yaşadığı köye -malikanesine- kesin dönüş yapmıştır. İlk evliliğinden Sonya isminde henüz gençliğin saflığını yaşayan, etrafında gelişen olayları göremeyen bir kızı vardır. Profesör Serebryakov, emekli olduktan sonra ikinci evliliğini otuzlu yaşlarında ve oldukça güzel ve alımlı bir kadınla yapmıştır. Hatta Profesör Serebryakov’un kadınlar konusunda iyi oluşu etrafındaki insanlar için rahatsız edicidir, hoş karşılanmayan hatta bazen kıskanılan bir durumdur. Öyle ki genç karısı tembel, amaçsız birisi olmasına rağmen etrafındaki diğer erkeklere karşı umursamaz tavırlarıyla çok dikkat çeker fakat amaçsızlığıyla da eleştiri konusu olur. Yalnızca eşi yaşlı(!) profesöre sadık ve sevecen olması da çevresindeki diğer erkekler için çoğu zaman katlanılamayacak kadar rahatsız edicidir.

Profesör Serebryakov, yıllarca içinde bulunduğu akademik hayatın değerleriyle ve yaşam biçimiyle kendini bir tutmaya bu yaşamın içinde kendini var etmeye çalışmıştır. Fakat kendisiyle ilgili fark edemediği hassas bir nokta vardır: Yaşlandığında ve tüm hayatını geçirdiği bu süreçten uzaklaştığında, kendisiyle baş başa kalmak acı vermiştir ona. Emekli olup kırsaldaki malikanesine yerleşmek düşündürücü, çoğu zaman ise elem verici bir hal almıştır Profesör Serebryakov için.

Serebryakov: Hayatın için, bilim için çalış, çalışma odana, kürsüne, saygıdeğer arkadaşlarına alış, sonra birdenbire, hiçbir nedeni yokken bu kabirde bul kendini, (…) değersiz konuşmalar dinle… Ben yaşamak istiyorum; başarıyı, ünü, çevremde gürültü patırtı olmasını seviyorum… Burdaysa sürgünde gibiyim. Her an geçmişin özlemini çekmek, başkalarının başarılarını izlemek, ölümden korkmak… Dayanamıyorum! Gücüm yetmiyor! Üstelik burda da yaşlılığımı başıma kakıyorlar.

Ölümden korkmak! Doğrularından ya da esnekliğe uyum sağlamış, sağlamaya çabalamış; kendi değerlerinden emin insanın ölümden korkması şaşırtıcıdır. Çünkü ölüm yaşamın amacından ziyade yaşama dahildir. Her kim olursan ve nerede olursan biz hepimizi ortak çatıda buluşturan ölümdür. Ki aksine ölüm, yaşamın sonlanışı değil, iyi geçirilmiş yaşamın tacıdır. Fakat yaşın, yaşanmışlıkların birikmesi, bedenin zihinle olan uyumunun yavaşlaması ölüm hissiyatını istemsizce düşündürür insana. Profesör Serebryakov’un kaygıları ve de ölüm korkusu da bundan başka bir şey değildir bu tasvirde.

Profesör Serebryakov, genç eşi ile birlikte yerleştiği bu malikanede tüm düzeni değiştirmiştir. Yemek saatleri, çay içme saatleri, çalışma daha doğrusu çalışma disiplinini değiştirmiş ve tembelliği ve düzensizliği getirmiştir. Profesör Serebryakov ve eşi kesin dönüş yapmadan önce başta Vanya Dayı olmak üzere Sonra, Vanya Dayı’nın annesi ve malikanenin diğer çalışanlarının yaşam disiplini ve bu disiplini oluşturan çalışma gayeleri vardır. Oysa Profesör Serebryakov sürekli odasına kapanıp sonatlar yazmakta, yeni fikirler geliştirmeyi amaçlamakta- gerçek dünyanın somutluğundan uzaklaşmaktadır. Oysa malikanedekilerin Profesör Serebryakov’dan beklentileri daha yücedir. Çünkü o bir profesördür. Yıllardır yolunu gözledikleri, yaşamlarına renk katacaklarını düşündükleri bir profesördür o. Profesör Serebryakov ve genç eşi Yelena, Vanya Dayı ve malikanedeki diğer çalışanlara miskinliği ve tembelliği kendi siluetleriyle birlikte getirmişlerdir. Malikanedekiler ve malikaneyi ara sıra ziyaret eden Doktor Astrov, çalışma, üretmek, emek harcamak konusunda tembelleşmişler, çalışma ve üretme zevkini unutmuşlardır. Bu unutuş onların alışkın olmadıkları, kabullenemedikleri bir durum halini alınca ve Profesör Serebryakov’un bir gün tüm malikane halkına yapacağı konuşma sırasında gün yüzüne çıkmıştır. Profesör Serebryakov aldığı önemli bir kararı açıklar. Kararı şu şekildedir: Malikaneyi satmak ve alacağı parayı Vanya Dayı, Sonya ve diğer çalışanlar arasında paylaşmaktır. Ama Vanya Dayı olanca hiddetiyle bu duruma karşı çıkar. Çünkü Vanya Dayı için malikane ve yıllarca çalıştığı toprak işçiliği anlam yüklüdür, teselli vericidir. Bu nedenle malikane satılamaz. Böylece Profesör Serebryakov ve eşi Yelena malikaneyi ve çiftliği terk edip başka bir yere yerleşirler. Vanya Dayı, Sonya ve diğer toprak işçileri için eski çalışma düzenine, yaşam anlayışlarına dönmek zor olsa da bu zorluğun üstesinden gelme inançları tek sığınak yerleri olur.

 

Anton Pavloviç Çehov, Vanya Dayı, Çev: Ataol Behramoğlu, İş Kültür Yayınları, 2014.