Varlığımı sorguladığım şu günlerde “varoluşçuluğu” Sartre’ın sözlerini ve düşüncelerini seçerek anlatmaya çalışmayacağım” demek isterdim. Ama kocaman bir yalan olurdu bu. Tam da bunu yapacağım çünkü. O yüzden Sartre külliyatına yeniden el attım. Edebiyat Nedir ile başlayan yolculuğum Bulantı ile devam etti. Ardından Varoluşçuluk ve DuvarAkıl Çağı‘nı eskiden okumuştum. Oldukça hacimli Varlık ve Hiçlik ise okunmayı bekliyor.

Sartre, “varoluşçuluğun” tam bir tanımını yapmasa da “İnsanda –ama yalnız insanda–varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki, insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o, özünü kendisi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır”(1) der.

Asım Bezirci’ye göre her ne kadar tam ve gerçek bir tanımı yapılamasa da varoluşçuluğun temel eğilimleri; “bireyciliğe aşırı yer vermek, insanoğlunun varoluş sorununa büyük ilgi göstermektir”. Yine onun W. Kaufmann (Dostoyevski’den Sartre’a Varoluşçuluk)’dan dan yaptığı alıntıya göre, “Herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek; sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi açıkça küçümsememek bütün bunlar, Kierkegard’ın, Jaspers’in, Heidegger’in olduğu gibi, Nietzche’nin de belli başlı özellikleri ve varoluşçuluğun çıkış noktalarıdır”(1).

Buradan “Madem ki dünyaya atıldık, özümüzü kendimiz yaratacağız ve yaptığımız her şeyden sorumluyuz” sonucu çıkacaktır. Ona göre, “Yazarın görevi de hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır” (2) (sf. 33). Sanıyorum bunun için yazıyorum. Her şeyden sorumluyuz. Suçsuz olduğumuzu ileri süremeyiz. “Demek ki yazmak hem dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmak, hem de onu okuyucunun cömertliğinin karşına görev gibi çıkartmaktır”(sf. 65) (2).

Ama neyse ki yine Sartre’a göre “İnsan kendi dışında vardır, kendi dışına çıkarak var olur. Yani, ancak dışa atılarak, dışta kendini yitirerek varlaşır; aşkın amaçları kovalayarak var olabilir. Bu yönden alınırsa, insan ilerleyiştir, aşıştır, oluştur; ilerlemenin, aşmanın göbeğindedir. Nesneleri dahi bu ilerleyişe, bu aşışa, bu oluşa göre yakalar. Demek ki insancıl bir evrende, insancıl öznellik evreninden başka evren yoktur”. Sartre buna “varoluşçu insancılık” adını vermiş. Bu kavramla “kendimizden başka yasa koyucu olmadığını hatırlattığını belirtiyor. “Kişioğlu bu tek başına bırakılmışlık içinde, kararını ancak kendisi verecektir. İnsancılık diyoruz, çünkü kişioğluna bununla, kendi içine kapanarak ve başkalarından koparak değil; ancak dışında bir amaca yönelerek varlığını gerçekleştireceğini göstermiş oluyoruz. Ona gösteriyoruz ki: Ancak şu kurtuluş ya da bu iş için çalışmakla, yani eylemle kendini insancıl bir varlık olarak kuracaktır” (1).

Sartre’a göre, “İnsan kendini bulmalı, özünü elde etmeli ve şuna da inanmalıdır. Hiçbir şey Tanrının varlığını gösteren en değerli kanıt dahi kişioğlunu kendinden, benliğinden kurtaramaz. Varoluşçuluk bir çeşit iyimserliktir bu anlamda, bir çeşit eylem, çalışma öğretisidir”. Bu amaçla, “bu felsefenin gerçekten bir bağlanış olmasını istiyorsanız, onu ahlak ya da siyaset alanında tartışanlara açıklamalı, hesabını vermelisiniz” “İnsan yapılması gereken bir seçimdir” çünkü… Ve “dünya tektir” ve buradan “varoluşçuluğun ilk işi kendini eleştirmek olmalıdır” (1).

Bu yönde aydının görevi “yazarken değiştirmek, yazarken özgürleştirmek”tir… “Kendi özgürlüğümüzü hissettiğimiz oranda başkasının özgürlüğüne saygı duyarız; başkası bizden ne kadar çok şey beklerse, biz de başkasından o kadar çok şey bekleriz” (2). Yazının sonunda (sf. 70) sorar: “…döneklikten önce, düşünsel birtakım değerlerin bekçiliğini mi yapmalı; yoksa siyasal ve toplumsal kavgalara katılarak somut ve günlük özgürlüğü mü korumalı?” Bu soru ona “Kimin için yazıyoruz?” sorusunu hatırlatır. Ona göre ilke olarak “bütün insanlar için” ama “gerçekte, yazar çamura batmış, gizli, kullanılması olanaksız özgürlükler için konuştuğunu bilir ve kendi özgürlüğü bile pek öyle katkısız değildir, temizlemesi gerekir onu; bunun için, kendi özgürlüğünü temizlemek üzere de yazar” (sf. 71) (2). Yazmak bir ayıklama çabasıdır Sartre için (3).

20. Yüzyılın en etkin düşünürlerinden biri olan ve adı varoluşçuluk (existentialism) ile birlikte anılan Jean Paul Sartre’ın 1938’de yayınlanan ilk romanı Bulantı‘yı (4) bir de bu bilgiler ışığında okumak gerekir diye düşünüyorum.

Bulantı günce şeklinde yazılmış. Kanımca Sartre’ın “insanın tarihselliği” ve “tarihin öznelliği” fikriyle de uyumlu. “Tüm öznelliğine rağmen nesnelliğin mümkünatından” dem vurur Sartre. Ona göre “sahici”, “katkısız yazın”: “nesnelliğin türlü görünüşleri altında kendini belli eden bir öznellik, büyük bir ustalıkla düzenlendiği için sessizlikle aynı değerde olan bir konuşma, kendi kendini çürüten bir düşünce, çılgınlığın maskesinden başka bir şey olmayan bir Akıl, Tarih’in bir Anından başka bir şey olmadığını açıkça belli eden bir Sonsuz, ortaya çıkardığı gizlerle bizi ansızın ölümsüz insana götüren bir tarihsel bir an, sürekli bir şekilde olmakla birlikte, bilgiyi verenin de açıkça belli ettiği gibi, istemeye istemeye yapılan bir bilgi veriş”tir (sf. 41) (2).

Günceyi öznel bir tarihsel kayıt olarak görebiliriz. Öznel ama tarihsel… “Nesneleşmiş bir ruh” olarak (2). Bulantı’nın ilk sayfasında da “Olayları günü gününe yazmak daha iyi olacak. Açıkça kavramak için bir günce tutmalı. Önemsiz gibi görünseler de küçük ayrıntıları, olaycıkları kaçırmamalı, özellikle hepsini sınıflamalı. Şu masayı, sokağı, insanları, tütün paketimi nasıl gördüğümü anlatmalıyım, çünkü değişen bu. Bu değişmenin alanını ve özünü iyice belirlemeliyim” (4) der.

Varoluşla yüz yüze gelen, bunalan ve tiksinen Roquentin’in geçirdiği değişimi anlatır Bulantı… “Varoluşlarını ancak hümanizm içinde haklı çıkaran tamamlanmamış düşünceler ve aşamalardan” bahseder Roquentin. “Bu topluluk içinde, insanlardan tiksinen kimse de yerini bulur; bütünün uyumunu sağlayacak bir uyumsuzluktur sadece. Başkalarından tiksinen, bir insanoğludur, öyleyse hümanistin de belli bir yere kadar başkalarından tiksinmesi gerekmektedir. Ama o, tiksinme ve nefretini dozunda kullanan bilimsel bir insan sevmezdir. İnsanlardan, onları daha iyi sevebilmek için önce nefret etmiştir” diye yazar güncesine Roquentin. Sartre’ın “varoluşçu insancıllığı” nereye gitti diye sorabilirsiniz. Ama unutmamak gerekir ki bu bir tartışma ve Sartre usta bir tartışmacı. Acele yargıya varmamak gerekir.

“Varoluş nedir?” sorusuna, “özlerini değişime uğratmadan, nesnelere dıştan eklenen bir boş bir biçimdir” der. Ona göre “var olunuyorsa buraya kadar var olmak, küfe, şişkinliğe, müstehcenliğe kadar var olmak gerekiyordu”. “Var olan hiçbir şey gülünç olamaz” der. Ama “fazlalıklardan”, “saçmalıklardan” dem vurur. “Örneğin bir delinin konuşması deliliğine göre değil, içinde bulunduğu durum bakımdan saçmadır”. “Açıklamaların ve nedenlerin dünyası, varoluşun dünyası değildir” zaten (4).

Tüm mesele “to be or not to be (olmak ya da olmamak)” galiba.

Descartes’çı “düşünüyorum, o halde varım” ifadesinin benimsenişi… (2; sf. 82) (4; sf. 153)

Aslında O da “olmak” istemişti. Hatta bundan başka bir şey de istemedi. “İşte hayatımın gizli temeli: Aralarında ilişki yok gibi görülen bütün çabalarımın altında aynı isteği buluyorum: Varoluşu içimden atmak, anları yağlarından sıyırmak, bükmek, kurutmak, kendimi temizlemek, katılaştırmak, sonunda bir saksafon notasının kesin ve belirli sesini verebilmek” (sf. 256)(4) diye yazar daha sonra…

Ve kitabın sonuna geldiğimizde Yazar neden yazdığını da açıklar Roquentin aracılığıyla. 260. ve son sayfadaki son paragrafı buraya olduğu gibi yazmak isterdim. Ama bunu yapamam… Sartre’ın dediği “estetik bilinç” (ne alaka?) ve varoluşun “ahlaksal sorumluluğu” nedeniyle galiba… Bilmiyorum. Belki ben de Duvar kitabındaki son öykü olan “Bir Yöneticinin Çocukluğu” öyküsündeki “Ahlak ve Bilim” ödevinden 15 alan Lucien gibi “Hiçliğin İncelenmesi” diye bir yazı yazabilirim (5). Ama şimdi sorun son sayfayı olduğu gibi alıntılamamak ve kitabı bir başı, bir ortası ve bir sonundan sayfaları okuyarak değil de daha önce okumamışsak bütünüyle okumak yok eğer okumuşsak, evet bütünüyle bir daha okumak…

Kısaca Sartre’ın adeta Edebiyat Nedir kitabındaki tartışmanın bir devamı gibi okunabilir kitabın son sayfası:

“Ama hiçbir zaman, evet hiçbir zaman bu çeşit bir şey yazmadım. Tarih yazıları yazdım, doğru, hem de yığınla. Bir kitap. Bir roman. Bu romanı okuyup ‘Antoine Roquentin yazdı bunu. Kahvelerde vakit geçiren kızıl saçlı bir adammış,’ diyecek kimseler bulunacak ve zenci kadının hayatını nasıl düşünüyorsam, onlar da benim hayatımı öyle düşünecek, değerli ve yarı masalımsı bir şey olarak görecekler. Bir kitap. Bu, her şeyden önce sıkıcı ve yorucu bir çalışma olacak tabii, üstelik var oluşmaktan da, var olduğumu duymaktan da alıkoymayacak beni. Ama kitabım yazılıp bittiği, ardımda kaldığı bir an gelecek ve öyle sanıyorum ki, onun aydınlığının azıcığı geçmişimin üzerine düşecek… Belki o zaman, bu kitap sayesinde, hayatımı tiksinti duymadan hatırlayabileceğim” (4)

Evet Sarte hakkında yazan Gaetan Picon’un da dediği gibi “duru, ılımlı, arı, soğukkanlı bir anlatım… Sartre ispatlamaz. Gösterir. Öylesine insancıl bir evren ve yaşantı serer ki gözlerimizin önüne, hayalimize hiç yer kalmaz; ne gerekirlik biliriz artık, ne de zorunluluk” (1) …

Son olarak unutmayalım ki “… okuma bir cömertlik temrinidir ve yazarın okuyucudan beklediği, soyut bir özgürlüğün uygulanması değil, tutkuları, önyargıları, beğenileri, cinsel mizacı ve değer ölçüleriyle bütün kişiliğini vermesidir. Yalnız bu kişilik eli açıklıkla verilecektir; yazarın yüreği özgürlük doludur ve bu özgürlük duyarlılığın en karanlık yanlarını bile değiştirmektedir. Ve nasıl etkinlik nesneyi daha iyi yaratmak üzere edilginleştiyse, aynı biçimde, edilginlik de bir edim olmakta, okuyan insan en yüksek duyarlık düzeyine ulaşmaktadır” (sf. 57) (2). “Hayat umutsuzluğun öbür yanında başlar” (sf. 43) (1)…

 

(1) Sartre, J.P. Varoluşçuluk, Çev: Asım Bezirci, Say Yayınları, 1999.

(2) Sartre, J.P. Edebiyat Nedir, Çev: Bertan Önaran, Can Yayınları, 2012.

(3) Sartre, J.P. Denemeler (Çağımızın Gerçekleri), Çev: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol, Say Kitap Pazarlama, 1963.

(4) Sartre, J.P. Bulantı, Çev: Selahattin Hilav, Can Yayınları, 2011.

(5) Sartre, J.P. Duvar, Çev: Eray Canberk, Can Yayınları, 2010.