Richard Yates’in öykülerindeki karakterler yalnızlıklarının farkında değiller. Onların yalnızlığı bir çeşit kalabalığın içindeki yalnızlık. Topluma uyum sağlayacaklar evet ama toplumla uyum içerisinde olmadıklarını anlayabilirlerse… Kitap, uyumsuzluğun on bir hali olarak da adlandırılabilir.

Karakter ve atmosfer yaratma yönüyle Hemingway ve Carver’e benziyor Yates. Bir Hemingway veya Carver değil tabii ki. Uzun sayfa hacmine sahip olsa da öyküler, kanımca kısa öykü nitelemesine uygun. Fakat bu uzunluk, kimi öykülerinde sıkılmamıza sebep oluyor.

Yates’in özgeçmişinde yer alan orduya katılma, gazetecilik ve halkla ilişkiler yazarlığı, öykülerine yansımış aslında. Örneğin askerlikle ilgili derdini “BMT (Browning Makinalı Tüfek) Uzmanı” öyküsünden anlıyoruz. Büyük bir sigorta şirketinde muhasebeci John Fallon’un barda tanıştığı iki muvazzaf askere, askerlikte BMT uzmanı olduğunu anlatmasını ve o gece yaşananları konu alır. Aslında Fallon arkadaşlarıyla beraber her cuma boks maçı seyretmeye giden çocuk sahibi olamayan biridir. Bir cuma eşi Rose, Gregory Peck’in oynadığı bir filme gitmek ister, ona hayır diyemez. Cuma günü geldiğinde zaten gergin olan Fallon eşiyle tartışıp evden çıkar. Boks maçı izlemeye de gitmez. Barlarda dolaşır, askerlerle, onların arkadaşı eskort (muhtemelen) kızlarla takılır ama onlar yeni tanıdıkları Fallon’a yüz vermez. Eşiyle yaşadığı sıkıntıya (çocuk sahibi olmak istememesi de dahil), o gece yaşadığı sıkıntılar da eklenince Fallon caddede o sıra bulunan eylemcilerden birini dövmeye kalkışır, polis de onu alır. Aslında onun anlattığı her gün yaşadığı gündelik yaşamın dışında bir gecedir. Kapitalizmin insanları kuşattığı Amerikan aile yaşantısının, aile içi/dışı iletişimsizliğin, militarist ruhların, dar kalıpların anlatıldığı güzel bir öyküdür.

Öykünün özetlenen, anlatılan bir tür olmadığını sürekli vurgularım. Ama yine de birkaç öyküden -gerekli gördüğüm için- bahsetmek isterim. “Zora Doyamam” öyküsünde anlatılan sıradan insanın anlatımıdır. Walter Henderson yirmi beş yıl önce de oyunlarda yenilen, oyuncak silahlarla vurulan, vurulup yere düşen bir çocuktur. Öyküyü böyle başlatır Yates. İlk okunduğunda okura garip gelebilecek bir başlangıçtır aslında. Bunu şuraya bağlayacaktır sonra; yirmi beş yıl sonra bir yenilme, düşme anına, işten atılma anına… Burada küçük burjuva insanının iş yaşamına, oradaki yapaylığa mercek tutar, yazar. Ve sonrasında evdeki durumu anlatır. Bu öykü biraz da Çehov kokar. Onun bürokratları, memurları gibidir Henderson. İşten atıldıktan sonra her gün evden işe gider gibi çıkar, dışarıda oyalanıp eve döner. Karısı önceden durumun farkında değildir ama en sonunda sezer, sorduğu ısrarlı sorulara karakterimizin yanıtı ilginçtir; “İşimi bitirdiler.” Kapitalist sistem, Henderson ve ailesi için acı gelse de kurallarını işletmiştir.

Aslında yalnızlık, öykülerde göze sokulan bir tema değildir. Sloganlaştırılmaz, patetik hale sokulmaz. Hatta o kadar kalabalık karakter ve tipler kullanılır ki öykünün sonuna kadar yalnızlığın vurgusunu hissedemezsiniz bile, öykü bittiğinde ince bir sızı kalır size.

“Eğer bir yazar, başka bir yazar hakkında bir yazı yazmaya niyetlenmişse, hiç şüpheniz olmasın ki, edebiyat hayatının en vahim hatalarından birini işlemek üzeredir; bunu herkes bilir.” Yapı Ustaları’nı okurken Yates’in aynı zamanda kurmaca metinlerin yazılma süreci ile ilgili kafa yorduğunu da görürüz. Yine bu, özgeçmişindeki halkla ilişkiler yazarlığı, yaratıcı yazarlık öğretmenliği ile de ilintilidir. Taksi şoförü Bernard Silver’in tüm meslek hayatı boyunca yaşadıklarını kartlar haline getirmiş, bunları ücret karşılığında öyküleştirmek istemektedir, bununla ilgili ilan verir. United Press finans haberleri servisinde çalışan Bob aynı zamanda kendini bir Hemingway gibi görür. Derdi yazarlıktır. İlan metninde okuduğu bu işe başvurur. Ve “Yapı Ustaları” bitinceye kadar taksicinin yaşamında karşılaştığı olaylara ait kartlarla öyküler oluşturmaya çalışır. Yates bu öyküyle birlikte, öykünün yapısı üzerine zihnimize teknik bilgiler yollar, o da şöyledir:

“Yani binanın bir çatısı olması gerekir, ama çatıyı önce inşa etmeye kalkarsan, işin içinden çıkamazsın, öyle değil mi? Çatıyı kurmak için, önce duvarları inşa etmek zorundasın çünkü. Duvarları dikmek içinse, önce temelini atmak gerekir; yani hepsi birbirine bağlıdır. Temeli atmadan önce, buldozerle toprak üzerinde doğru yerde çukur açmak icap eder./…/ Tamam böyle bir ev inşa ettin diyelim. Ya sonra? Bittiğinde insanın kendisine soracağı ilk soru ne olabilir? Pencereler nerede? diye sordu, ellerini iki yana açarak. Sorulması gereken budur. Işık nereden içeri girecek? Işığın nereden gireceğini sormamdaki gayeyi anlıyorsun değil mi Bob? Yani öykünün felsefesini kastediyorum; ihtiva ettiği hakikati, içerisindeki….. Aydınlanmayı, yani.”

Yates, çeşitli üniversitelerde yazarlık dersi de verdiği için yukarıda alıntıladığım paragraf onun yazma konusunda felsefesini de vurgulamaktadır aynı zamanda. Öykünün felsefesine önem veren bir yazar Yates. Yazdığı on bir öyküde de bunu görmek mümkün. Bunu tam verip vermediği, verirken de nasıl verdiği tartışılabilir. Kimi öyküler kısa olsa daha vurucu olabilirdi diye düşünülebilir. Bunu sayfa sayısı olarak değil, öykünün niteliği açısından söylemek mümkün. Son öykü “Yapı Ustaları” öyküsü, kırk üç sayfa olmasına rağmen kısa öykünün teknik olarak niteliğini içinde barındırmaktadır. Kimi öykülerindeki sonlar daha vurucu olabilirken, kimi öykülerinde daha az vurucu sonlar bizi beklemektedir. Hatta bazı öykülerde sonu bağlama gereği bile hissedilmemiş. Gerek olmayabilir de. Yazarın tercihi, yazarın öykü anlayışıdır diyebiliriz buna. Kısa ya da uzun, sonu olan ya da sonu açık bırakılan öyküler, Yalnızlığın On Bir Hali‘nin içini dolduruyor. Yates öyküleri, öykü okuyan kadar, öykü yazanları da ilgilendiriyor kanımca.

 

*Yalnızlığın On Bir Hali, Richard Yates, Yüz Yayıncılık, Ekim 2017, 241 syf.