Narsisizmi genelde olumsuz anlam çağrışımıyla algılama eğilimimiz var: Beni, benin önemini, beni merkeze almayı düşündüren bir kavram olması dolayısıyla. Ancak beni merkeze alma ve benden benler türetme çabası yani aslında kişinin kendi benliğiyle kurduğu ilişki söz konusu olduğunda narsisizmi ne kadar olumsuzlayabilir, yaşamla kurulan ilişkiye benle kurulan ilişki perspektifinden bakma durumunu/halini/eylemliliğini ne kadar eleştirebiliriz?

Keza yaratıcılık benle kurulan ilişkinin yoğunlaştığı anlardan bağımsız da düşünülemeyen bir kavram.

Yapı Kredi Yayınları’nın yayınladığı Narsisizm ve Yaratıcılık* kitabı işte bu yaratımı merkeze alıyor ve narsisizmle yaratıcılığın ilişkisini sorgulayan metinleri bir araya getiriyor, Freud’un 1914 tarihli ‘Narsisizme Giriş’ makalesinin yayınlanışının yüzüncü yılında narsisizm konusunu sanat ve sanatçılar açısından ele alıyor. Sanatın farklı dallarından isimlerin eserlerine, biyografilerine yer vererek, narsisizmin edebiyatta, müzikte, fotoğrafta, danstaki izlekleri ekseninde tartışmalar yürütüyor.

Kitapta yer alan “Vah Bartleby! Vah İnsaniyet! Yara Almış İnsan ve Mekanlardan Beslenen Edebiyat: Birincil Narsisizmin Yapıbozumu” metninde, Bella Habip, “melankolik bir çekirdeğin ve ağır narsisist patolojinin ön planda olduğu edebiyat örneği” olarak tanımladığı, Hermann Melville’in Katip Barthley adlı öyküsünü psikanalitik yönteme tabii tutarak çözümler. Habip’e göre, “öykü patolojik bir durumda birincil narsisizmin tezahürlerini hem özne açısından hem de metnin kurgusu açısından  ifşa eder” ve  biotexte (yaşammetin) türünü örnekler.  “Ruhsallık açısından yıkıma uğramış, geçmişsiz, kimliksiz bir adam” olan Bartleby’in öyküsü Habip’e göre büyük felaketlerden sonra öznenin hem ruhsal hem kültürel yıkımının bölük pörçük izlerini anlatıya dönüştürmesi açısından bu yaşammetin türünün kapsamına girer.

Habib hayata katılmamayı tercih eden Barthley’in  ruh durumunu ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi psikanaliz açısından inceler ve özne olarak var olabilmek için kendisini yok etmek isteyen Barthley’in narsist patolojisini anlatır ve bu patolojik durumlardaki ikililiği, tuhaflığı ve yabancılığı gösterdiğini belirtir.

Kitaptaki metinlerden  Alain Ferrant’in yazdığı “Blaise Cendrars: Yara, Narsisizm, Yazı” metni de edebiyat ve narsisizm ilişkisini inceleyen metinlerdendir.

Fransız edebiyatının önemli yazarlarından Blaise Cendrars gönüllü olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı sırasında ağır yaralanır ve kolu kesilir. Bu olaydan sonra sol elle yazmayı öğrenen ve tam anlamıyla felç olana kadar sol eliyle yazmaya devam eden Cendrars’ın hayatta kalma yetisini ve yeniden inşa etme tutkusunu inceler Ferrant.

Ferrant’a göre; Cendrars “yazıya yapışır, çünkü yazı olmadan delilik, başka bir deyişle çöküş ihtimali ölümden yüksektir.”

Ferrant yazısında, Cendrars’in yaşamından örneklerle, ailesindeki psikolojik durumların (depresif bir anneyle, bipolar bir babanın), savaş sırasında yaşanan travmanın, bir yazarın kendini yazıda var ederek, çökmesine nasıl engel olduğunun izlerini arar.  Ferrant’ın anlattığı “batmamak için hareket eden” Cendrars’in “dost el” dediği sol eliyle hayatını yazıyla nasıl inşa ettiğidir. “Yaranın şiddeti çocuğun anne yankısının eksikliğinde ortaya çıkan ilk çaresizliğini kanalize eder, ona yön kazandırır ve hiddetle yazmaya dönüştürür.”

Kitaptaki bir başka makalede, Anne Brun “otobiyografik yazının paradoksal olarak yazarların hayatta kalmasını sağladığı” fikrini “Narsisizmin Aynaları: Otobiyografi ve Kendilik Suretleri” metninde Michel Leiris ve Thomas Bernhard’ın yapıtlarına dayanarak inceler ve bu iki yazarın eserlerinin yaratılma süreçlerinin nasıl ruhsal olarak bir hayatta kalma mücadelesinden kaynaklandığını gösterir.

Michel Leiris otobiyografik metninde zamanın ilerleyişine ve ölüme boyun eğmeye karşı gelir ve sürekli olarak “zamanın elinden kurtulma” rüyasını anlatır. Brun, yazısında Leiris’in otobiyografik metinleriyle yazı yazma tutkusunun gerçek hayatın yerini nasıl aldığını ve bunun arkasında yatan bilinçdışı kaynakları inceler. Bunun için de Leiris’te baskın olan “ölüm saplantısının dinamiğini anlamak amacıyla sanatla psikanaliz arasındaki etkileşimle” ilgilenir. Brun, Leiris’in “yaşamını mumyalamak için bir bakıma kendisini yazının oluşturduğu ikinci bir deriyle kapladığını ve bunun onu yok olma kaygısından kurtardığını” dile getirir.

Brun, Thomas Bernhard’ın yazıyla kurduğu ilişkiyi yine benzer bir izlekten inceler. Berhard’ın otobiyografisinin üçüncü bölümündeki koğuş anılarına yer verir ve ölüm döşeğindeki hastalarla aynı yere yatırılan Bernhard’ın bu koğuşta tahrip olan bedeninin yerine “metinsel bir beden” yarattığını söyler.

Brun, aynı zamanda Bernhard’ın yazıda kendini yaratması arka planında annesine olan nefretine ve ebeveynliğine inanmayışına da değinir, keza Bernhard yazıda kökenlerini yeniden inşa edeceğini ifade ederek, “köken bizzat benim” demektedir.

Brun, Bernhard’ın otobiyografik eserleri yazım sürecinin melankolideki narsisizm sorunsalıyla ilişkisi olduğunu dile getirir ve Freud’un  “nesnenin gölgesi benliğin üzerine düşer” sözündeki gibi Bernhard yazınında da annenin gölgesinin eserlerine düştüğünü söyler.

Bernard Chauvier, “Fernando Pessoa, Boşlukla Tamlık Arasında bir Yaratım” adlı makalesinde hayatı yazıda bulan Pessoa’nın kendilik dünyasını ve benlik algısını inceler.

Pessoa’ya göre; kelimeler gerçeğin zehrini almayı sağlar; çünkü boşluk kaygısıyla baş etmenin en etkili şekli kelimelerin gücüne başvurmaktır. Pessoa’nun yazıyla kurduğu ilişkiyi en açık şekilde şu sözler ifade eder;

“Pessoa edebiyat dünyasına manastır hayatına girer gibi girmiştir. Onun yazma koşulu kendine odaklanmadır. Paradoksal anlamda hayatı hayattan vazgeçerek bulan mistik keşiş misali, o da iç kaynaklarının enginliğini keşfederek bir kahine dönüşmüştür. Amaç görünümlerin ötesine geçmektir, sıradan varoluşun tatminleri ötesinde tatmin sağlayan da budur.”

Chauvier, Pessoa’nın yaratma ile ilişkisini, yok etme, ikilik, kendilik, ötekiyle ilişki gibi kavramlar üzerinden tartışır.  Pessoa’ya göre; her tür duygu durumu ne kadar parçalayıcı olursa olsun kelimelere dönüştüğü anda bir mutluluk nedeni halini alır. Pessoa’nın yaratımında sıkışmışlık duygusu ön plandadır. Çoklu gerçeklikler ve kendilikler Pessoa’nın sıkışmışlık hissinin yalnızca bir kaçıdır ve dış dünyada da iç dünyada da kendine hiçbir zaman ulaşamama duygusu Pessoa’ya yazıyla ‘estetikleştirilmiş benlik’ yarattıran duygudur. Chauveir’e göre; “Pessoa’nın öz kurmacası  ona, tamamen yeniden narsisistleştirmeye odaklanan yoğun bir şehvet sağlar.”

Zeynep Direk, “Çirkin Ördek Yavrusu: Narsisizm ve Yaratıcılık” adlı yazısında Hans Christian Andersen tarafından 1842’de yazılan Çirkin Ördek Yavrusu masalını “felsefenin ve psikanalizin ele aldığı özne olmak ve kendi bilincine varmak”la ilgili konular ekseninde ele alır. Direk’e göre; “Çirkin Ördek Yavrusu’nda temel izlek özdeşleşmedir, çirkin ördek yavrusu kendi türünün tipiyle, türün normatif beden imgesiyle özdeşleşememiştir.” Direk, masalda özdeşleşme imkanı fiziksel farklardan dolayı zorlaşsa da, söz konusu farkların zamanla değişen ortama göre tanınma ve hayranlık sebebi haline gelme durumundan söz eder. Direk’e göre; “narsistik yara sayesinde sanat, sembolik düzenin yapılarını, varsayımlarını sorgular  ve imgeselin düzeninde parçalanmış olan sanatçı; kendisini sembolik düzende ifade ederek tekrar bütünlenmeye, kendisini yeniden inşa etmeye çalışır.”  Direk, Çirkin ördek yavrusu özelinde ise söylenmek istenenin, yakın çevre özdeşleşilecek bir benlik sunmadığı takdirde, bu imgenin başka toplumsal çevrelerden ve ortamlardan edinilebileceği durumu olduğunu hatırlatır.

Freud’un 1914 tarihli “Narsisizme Giriş” makalesinin yayımlanışının yüzüncü yıl dönümünde narsisizm konusunu sanat ve sanatçıların perspektifinden ele almayı  amaçlayan Narsisizm ve Yaratıcılık sempozyumunun bildirilerinden oluşan Narsisizm ve Yaratıcılık kitabı, psikanalizin en can alıcı temalarından olan narsisizmi, alanında uzman pek çok ismin çalışmalarıyla, farklı sanat dalları açısından değerlendiriyor ve edebiyatla narsisizmin ilişkisine dair de zengin bir okuma alanı sunuyor. Bu anlamda Narsisizm ve Yaratıcılık, hem edebiyat okuru hem yazanlar hem de insan psikolojisinin kıyısında ya da derinlerinde dolaşmayı seven herkes için bir baş ucu kitabı niteliğinde.

Keza, yazıyorsak, içimizdeki çirkin ördek yavrularını yürütme çabasıyla, benliğimizin özdeşleşeceği yerlere doğru bir yolculuğa çoktan çıkmışız demektir. Ulaşacağımız yer belki bu özdeşleşmeyi getirecek, belki de o çirkin ördek yavruları benlikleriyle didişmeye ve kendine benzeyeni aramaya devam edecektir. Bu anlamda da Narsisizm ve Yaratıcılık, farklı metinlerle, yazarın kendi parçalanmışlıklarını kendisiyle bütünleme çabasına dair de bir okuma sunuyor.

Narsisizm ve Yaratıcılık, Nilüfer Erdem, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2017, 288 sf.