Edebiyat ve Sinema – 2

 

Gözlerimi kapadım. Alaca bir ışıkta kimi karaltılar görüyorum. Bulanık bir görüntü. Hiçbir hayâl yok.

Demek ki gören zihnimiz; iç görüyle hayallerimize can verebiliyor.

Bu yüzden gözlerimiz açıkken zihnimizdeki bir görüntüye dalgınlaşabiliriz. Hatta yaşamın pek çok günlük işlerinin arasında, kimi kaçak imgelerin belleğimize yoldaşlık ettiğini duyumsarız. Karşımızdakiyle konuşurken, aklımızdan geçen türlü ân’lar ileri geri sıçrar. Geçmişteki ya da geleceğin olası ânlarını gün içinde yaşarken, gecede rüyaların esiri oluruz. Düşünmeden hayâl edemeyiz; öte yandan gördüğümüz hayâllerin düşünce katmanlarıysa çoğu kez umursanmaz. Bizi etkileyen, gördüğümüz resimlerin zihnimizdeki hareketleridir. Bunu yaşamın bir parçası olarak düşünsek bile, zihnimizle yüzleşmek istemeyiz. Hayâllerimiz bize daha yakındır. Göreli canlıdırlar bizim için. Zihinse soyut ve karmaşa(kaos)dır.

İnsanlar birbirlerinin neler yaşadıklarını merak ederken, aslında kendileri için de bir yaşam modeli arar; kendisiyle paydaş ya da benzemez olanı öğrenmek ister, çoğunlukla vaadedilen zihniyetin –susku sarmalı– dışına çıkmaktan çekinir,  yaşamın ne olduğu üzerine pek düşünmez. Zihniyetler insanların ortaklaşa soluk aldıkları toplu yaşam parçalarıdır. Çoğunlukla egemen güçler tarafından içi doldurulan pratik reçeteleridir. Zihninin soyutluğundan ürken insan ruhu, kendini kısa yoldan mutlu edecek somut ve güncel iktidar önermelerine teslim eder. En kolayı budur, sorgusuz yaşamak. Sonra resmi tarihin resmi geçidinde, bir iktidarın anaforundan ötekine sürüklenerek, ‘Dinle Küçük Adam’ın yaşam yazgısı kurgulanır. Öteki dünyaya emanet eder kişisel mutluluğunu. Kendinden vaz geçer. En çok ölümden korkar, ölümü ancak öteki dünyada yaşamak adına içine sindirir. İnsan içi ve dışı olan tek varlıktır. Varlığını sorgularsa, paralel bir dünyada yeniden can’lanır.

Edebiyatın varoluşuyla, insanın varoluşu arasındaki bu koşutluk, aydınlanma hareketleriyle eş zamanlıdır. Eski söylencelerden 18./19.yüzyıl edebiyatına doğru geldiğimizde, insanlar kahramanlık, aşk hikâyelerini ya da dinsel kitapları az öteleyerek, raflarında kendini ve başkalarını anlatan edebiyat kitaplarına yönelmişlerdir. Kitap her zaman pahalı olmuştur; tabii sanat yapıtları da. Bu yüzden fazladan kazanan insanları daha fazla etkilemiştir. Hem boş zamanları hem de varlıkları olan soylular, insan ruhunun derinliklerinde oluşan bu yeni sanatsal dünyada, artık kendilerini seyretmektedir. Kırık aşklar, sonsuz aşklar, sınıfsal sınırlar, giyinme, tanışma, uzun yürüyüşler… gibi gündelik hayatlarının öteki anlamlarına dikkat kesilip, gittikleri baloların ortaklaşa yansımasına benzer bir edebiyat ortamına adım atarlar.

Harlı yanan büyük bir şöminenin başında, yumuşak koltuklarına oturup gaz lâmbası ışığında kitap okumak için toplanması, erken bir sinema etkinliğidir. Tiyatronun, operanın sınırlı mekân gücünü aşan bu ortaklaşa okuma-zihinsel canlandırmada zevkle bir araya gelirler. Kitap okumak, bir yazarın hayal gücünün uzamıyla farklı karakterlerle, çeşitli mekânlarda yaşanan bir özgün hayâl akışıdır. Zaman kavramı aşağı yukarı bugünkü benzerlikte olsa da, zamanın ritmi günümüze benzemez. Zaman yavaş akar. Bu nedenle o dönemin romanları da usulca akan nazlı bir nehir gibidir. İnce ayrıntılarla betimlenir her şey: mekânlar, taşıtlar, ev içi aksesuarlar, dönemin objeleri, ışık hep loştur; elektrik yaygınlaşmamıştır henüz. İnsanlar atlı arabalarla gidip gelmektedir… Trenler çok yavaştır… Buharlı gemiler… Her şey günümüzle karşılaştığında inanılmaz yavaştır. Bu yüzden varsıl insanların köşelerine çekilip romanların, hikâyelerin dünyasına dalıp gitmeleri için fazlasıyla zaman vardır. Ve, en önemlisi merak duyguları tabii. Edebiyat ötekilerin yaşamlarını parmaklarının uçlarına getirmiş, iç dünyası denen sır kapısı aralanmıştır. Okurlar kendilerini bulurlar sayfaların arasında,  yaşamda tanıdıkları karakterleri izlerler;  gözlerinin önünde canlandırarak, hayatın somut halinden soyut figürlerle başka bir dünya giderler…                      

Özellikle kadınlar için okumak,  kendi dünyalarından tek başına dışarı çıkmanın ilk deneyimdir.

Belki böyle düşününce,  o günlerin topluca kitap okumalarına, ortaklaşa hayâl gücüyle çıkılan ilk sinema yolcuğu da diyebiliriz. Edebiyat ve sinema önünde sonunda bir yeniden canlandırma deneyimidir.

“Ian McEwan’nın romanı Sonsuz Aşk’ın başlangıcı neredeyse bir tokat gibi yüzümüzde patlar. Anlatıcı Joe Rose, tam sevgilisi Clarissa ile piknik yapmaya başlamıştır ki ötelerden korku çığlıkları duyarlar. Joe yerinden fırlar, indirdikten sonra yolcularının kontrol edemediği bir balondur gördüğü. Yolculardan biri -yaşlı bir adam- halatlara dolanmış, balon asıldıkça yerlerde sürüklenmektedir. Sepette hâlâ on yaşlarında bir oğlan vardır. Rüzgâr balonu yüksek gerilim hattına doğru sürer. Derken anlatım, arazinin tepesinde yükseklerde daireler çizen bir şahinin perspektifine kayar. Onun gözünden görürüz, arazinin dört yanından sessizce kopup gelen, ortadaki balona koşan beş adamı. Hepsi de balonun birer halatını yakalamayı başarıp yerde tutmaya çalışır onu. Ne var ki ani bir rüzgâr beşini de havalandırıverir, adamlardan biri tuttuğu halatı bırakınca daha da yükselir diğerleri, birkaç saniye içinde karar vermeleri gerekmektedir, ya tutacak ya da bırakacaklardır halatları. Yerden iki üç metre havalanmışken, birer birer bırakırlar kendilerini aşağı. Bir tanesi sıkı sıkı tutunmayı sürdürür, seksen metre havalanır balonla birlikte, derken onun da çözülür elleri.”

Bu başlangıç sahnesine görsel, filmi andıran karakteri nedeniyle bütün eleştirilerde övgüler yağdırılmıştır. Okura olaylar gözünün önünde geçiyormuş, koşuşan adamları, rüzgârla sürüklenen balonu, halatların yaşlı adamı yerlerde sürükleyişini, hayatı bırakmadığı için onlarca metre havaya yükselen adamın doğurduğu paniği durup izliyormuşsunuz duygusunu veren bir giriştir bu. Okuyorsunuzdur ama siz de oradasınızdır o an.” Düş Dokumacısı/Douwe Draaisma.

Yukarıdaki alıntıyı son günlerde görme üzerine çıkan kitaplardan birinden aldım. Aslında yazının kitaptaki amacı, neyi nasıl gördüğümüzle ilintiliydi ve dolaylı olarak edebiyat-sinema ilişkisine tam denk gelen bir örnek olduğundan eklemek istedim. İan McEwan benim de çok severek okuduğum bir yazar. Yapıtlarında gerçekten tam bir canlandırma ustası diyebiliriz. Özellikle Beton Bahçe çok çarpıcı bir roman, hâlâ sahne sahne (!) gözümün önüne gelir.

Öte yandan sinema/edebiyat ilişkisine farklı bir konum getiren Nuri Bilge Ceylan sinemasıdır. Tüm filmlerinde edebi bir tadı duyumsamak mümkün. Filmleriyle ilgili eleştirilerde, ortak bir değiniyle edebi bir tad bıraktığı görüşü neredeyse genel kabuldür. Böylece İan McEwan’ın yapıtlarına yazılan eleştirilerdeki sinemasallık, bu kez bir terslemeyle Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde oluşur. Son filmi Kış Uykusu üzerine Alin Taşçıyan şöyle der. “Nuri Bilge Ceylan sinemasında her daim var olan Çehovyen damar Shakespeare ile buluşup, yönetmenin mükemmeliyetçi görsel estetiğini koruyarak ve kurguda üstün bir düzeye ulaşarak edebi lezzet veren bir yapıta dönüşmüş.” Bu alımlama çoğu sinema eleştirmeni/yazarı için ortak bir paydayı imler. Öyle ki Metin Erksan’ın “kamerayı kalem gibi kullanmak” değişine çok denk gelen bir örnektir ve bu da sinema/edebiyat ikiliğinin neredeyse eksenini temellendiren bakıştır.

Yıllar önce Amsterdam’da, Rijksmuseum Müzesine girdiğimde, duvarlara asılı büyük boyutlu resimlerin karşısında tuhaf bir duyguya kapılmıştım. Birden eski bir çağa adım atmıştım sanki. Resimlerdeki insanlar öylesine canlıydı ki, kendimi izleyen değil daha çok izlenen olarak hissetmiştim. Hangi resme bakışlarımı çevirsem, hepsi çerçevelerinden çıkıp yanıma gelecekmiş gibiydi. O sıra gerçek ve gerçeklik üzerine düşündüğümü anımsıyorum. Rönesans portre resimleri, çoğu kez fotoğrafın ilk halini temsil eder. Yaşamı yeniden yansıtır. Belgeseldir. Bugün geçmiş günlere ait bir yapımda, sanat yönetmenlerinin ilk başvurusu bu resimlerdir. Bazen gerçek ve gerçeklik öylesine iç içe geçip birbirini içerir ki,  o resimlerde yaşayan insanların gerçekte kendilerinin alımlayamadığı,  bir gerçeklik ortaya çıkar. Bu resimlerde sanatsal olan yalnızca dekor, aksesuar, kostüm değildir elbet; asıl olan çerçevedeki her şeyin insanla bir araya gelerek oluşturduğu anlamdır ya da anlamlardır. Bir yapıtı sanatsal paralel dünyaya taşayandan da bu anlamdırmadır.

Fotoğraf sanatçısı Paul Strand’a geçersek,  yakaladığı karelerdeki anlam kaygısını yansıtması bakımından,  benzer düzlemde Rönesans resmiyle örtüşmektedir. Sonuçta bu anlam kaygısı resmin ve fotoğrafın sanatsal uzamlarına hep yol gösteren olmuştur. Anlamdır sanatı aşkınlaştıran.

Soldaki resim Hollandalı ressam Gerrit Dou (1613/1675) tafından yapılmıştır; Okuyan Yaşlı Kadın. Sağ taraftaki ise Paul Strand’ın ünlü fotoğraflarından biridir. İkisi arasındaki ilk benzerlik, gerçekten yaşamış insanların portreleri diyebiliriz. Birbirinden yüzyıllarca uzak iki hayat: Artık sonsuza dek vardır. Onların asıl hikâyelerini bilemesek de gördüklerimizle sezinleyebiliriz. Kitap okuyan yaşlı kadın varlıklı görünmekte, öyle ki kitap gibi değerli bir yapıta sahiptir. Yüzündeki anlam, merak ve inanmazlık doludur. Soğuk bir kış gecesinde bir gaz lambası ışığında okur. Okuduklarından hazdan çok heyecan duymaktadır sanki. Ressam bu anı ölümsüzleştirmek istemektedir. Kitap o zamanlar ilk bilgisayarımız denli şaşırtıcı olmalı, öncelikle heyecan duygusu ağır basıyor gibi. Okuyan Yaşlı Kadın’ı etkileyen sayfalardaki illüstasyon mudur?

Gerçekte saklı gerçeklik

Öte tarafta, giysisinin üzerinde kör yazan bir kadın vardır. P. Strand’ın (1890/1976)  objektifiyle yakalanmıştır, görmediği için olasılıkla farkında değildir. Kadının yüzü acıdan adeta kasılmıştır. Çok kötü bir hayat sürdüğü ve çaresiz olduğu yüzümüze tüm gerçekliğiyle apaçık çarpar. Bu nedenle Ara Güler’in fotoğraf tutumunu yansıtır. Paul Strand zaten öyle bir fotoğrafçıdır; objektifiyle insanların içindeki anlamı çıkarıp yüzlerinin, duruşlarının varlığına katar. Onların ruhlarını bir deklanşör basışıyla beden diline yansıtır. İki kadının doğallıkla yüklendikleri anlam, kendi hayat gerçeğini açımlar farkında olmadan. Poz ötesidirler, belki daha çok kompozisyonla açıklayabiliriz onları. Gerçek algısı öyle sarsıcıdır ki Michelangelo’nun Musa’nın Hükmü heykelini yaptıktan sonra “Hadi konuş!” diye haykırışını anımsatır. Gerçekte saklı gerçeklik diye tanımlayabileceğimiz bu yapıtlarla, karşılaştırma yaparsak, sanatsal olanı da görmemiz mümkün görünüyor.

Buradan, sinemada Yeni Gerçekcilik akımına doğru giderek kendimize gerçekte saklı gerçeklik üzerine yeni kaynaklar bulabiliriz. Bu sanatsal akımdan geriye kalan filmler, bize gerçeğinden içinden bir bakışla yaratılmış bir gerçekliği gösterebilir. Söz gelimi  “Bisiklet Hırsızları”( Vittorio De Sica-1948) aslında temasal olarak toplumsal yaşamımızda nice baba-oğul arasındaki ilişkidir. Babasının elini tutan küçük bir çocuk için, babası kahramandır hayatında. Sokağa çıktığımızda diyelim ki Taksim meydanından İstiklal caddesine doğru yürürken böylesi gerçek görüntüleri yansılayan birçok farklı insana rastlarız. Her sınıftan insan,  kendi gerçeği olan yaşamlarıyla yürüyüp geçer yanımız sıra. Kimi insanlar bakar geçer, kimi insanlar görür. Gene de görme derinliği farklıdır. Görme eylemi zihinseldir. Görmek için düşünsel duyargalarının açık olması, bu duyargaların başka duyguları, durumları algılayacak kerte hassas olması gerekir. Böylece algı ve sezgi ve düşünce bileşimiyle yeniden bir gerçeklik yaratabiliriz.

Özellikle toplumsal belgesellerin çarpıcılığı, gerçekte saklı gerçeklikten almaktadır gücünü. Gerçeğin kendisinden daha gerçek bir kıvama dönüşmesi, örtük bir hayâl gücünün duyumsamasıyla gerçekleşir. Ve sonuç olarak, hayâl gücümüz, zihinsel duyarlığımızdır diyebiliriz.

Şimdi yeniden gözlerimi kapatıyorum. Birkaç karaltıdan başka bir şey göremiyorum. Sonra düşünmeye başlıyorum. Zihin görüşü, düşüncelerle açılıp farkı resimlere doğru sürüklüyor bilincimi. Düşünce ve imge sarmallaşıyor. Böylece sanatın hayata paralel gerçekliğini görmek, önce düşünmekle başlıyor diyebiliriz artık.

 

Edebiyat ve Sinema – 1

Edebiyat ve Sinema – 3

 

Paylaş
Önceki İçerikKaradeniz 4. Kitap Fuarı Açıldı
Sonraki İçerik“Yazarsınız, iyiyse, iyi bir bileşimse öyküdür, kötüyse de öykü değildir.”
Avatar
1957 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini orada tamamladı. İlk yazıları 1978 yılında Demokrat İzmir gazetesinde yayımlandı. Ardından Cumhuriyet gazetesi sanat servisinde, Yazko-Somut ve Sanat Olayı gibi edebiyat ve sanat dergilerinde çalıştı. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde bir süre eğitim gördükten sonra sinemaya geçti. Yerli ve yabancı ortaklı yapımlarda, yönetmen yardımcısı, yapımcı ve senarist olarak çalıştı. 1990 yılında ilk romanı Kaybolan Kasaba yayımlandıktan sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Romanları; "Kaybolan Kasaba" (1990), "Saklambaç Oynuyorduk Zamanla" (1998), "Vampir Tangosu" (2004). Öyküleri; "Tırtıl Yağmuru" (2008), "Sözçalan Karanlık" (2017).