1. “ROMANTİKA”DA “HASAN”, “KERİM” VE “İSMAİL”…

Nâzım Hikmet, dilimize “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adıyla çevrilen romanını Sovyetler Birliği’nde Rusça olarak yazmış. Kendisinin koyduğu Rusça adı: “Romantika”. Sovyet yazarı Aleksandr Fevralski’nin Nâzım Hikmet’le ilgili, tuttuğu 27 Mart 1961 tarihli günlüğüne göre:

“Nâzım’la telefonlaşarak (…) Karlovi Vari’de bulunduğum sırada karşılaştığım tiyatro çalışanlarının selamlarını ilettim ve gördüğüm genel provayı anlattım. (…) Sonra yakında, oyunlarından oluşan bir kitabın yayınlanacağını, “Romantika” adını verdiği romanının tamamlandığını ve şimdi romanı Rusça’ya çeviren çevirmene yardım ettiğini söyledi.”(Aleksandr Fevralski, Nâzım’dan Anılar, S. 90) Fevralski’nin dipnot açıklamasına göre de: “Roman ‘Znamya’ dergisinde (1963, 4 ve 5. sayılar), bir yıl sonra da ayrı basım olarak yayınlandı.” Rusça’dan sonra yabancı dillerden ilk kez Fransızca’ya çevrilmiş. O dildeki adı: “Les Romantiques”. Yazarın kendisi Türkçesi’ne bir başka isim vermiş ama ne olduğu bilinmiyor.

Fransızca’dan yapılmış çevirisiyle dilimizde ilk kez, 1966 yılında Mehmet Ali Ermiş’in “Gün Yayınları” tarafından yayınlandı. Adı: “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”di. 1967’de aynı yayınevinden 2. baskısı çıktı. Üçüncü baskısını 1970’te Habora Kitabevi Yayınları yaptı. Bizim tahlil sırasında elimizin altındaki nüshası ise Habora Kitabevi Yayınları’ndan çıkan 4. baskısı (1976).

Nâzım Hikmet’in yıllar önce ilk kez 1932’de kitap olarak yayınladığı “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”de de kullandığı zaman, mekân ve kişileri karıştırma yöntemi, en son olarak bu romanında görülüyordu.

1940’da Çankırı Cezaevi’nde yatarken başladığı “Memleketimden İnsan Manzaraları” destanında da uyguladığı aynı yazım yöntemi “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”de daha yoğun olarak göze çarpıyordu.

Anıların çağrışımıyla açılan, gelişip serpilerek genişleyen roman; 1925 yılında “Ahmet”in “Şükrü Bey eniştesi”ni ziyaretiyle başlıyor. Romanın hemen ilk başlarında “Ahmet” adıyla okurların karşısına çıkan kişi Nâzım Hikmet’in kendisi. Roman boyunca ilk başlarda “Ahmet” olan Nâzım Hikmet, pek çok olayda zaman zaman “İsmail” olacaktı.

“Ahmet” (yani Nâzım Hikmet), Şubat 1925’te Şeyh Sait önderliğinde patlak veren Kürt ayaklanması üzerine 3 Mart 1925’de çıkarılan “Takrir-i Sükûn” yasasına dayanılarak başlatılan terör ortamında TKP mensuplarının Mayıs’tan itibaren tutuklanmaya başlaması üzerine kendisi de arandığından kaçıp saklanıyor.Bu nedenle İzmir’e gidiyor.

“Şükrü Bey eniştesi” arandığını anlayıp, saklanmasına yardım etmekte ikirciklenince, arkadaşı İsmail’le buluşup İzmir’in varoşlarında bir “gecekondu-kulübe”de saklanmaya başlıyor…

Bu “gecekondu-kulübe”de başlayan roman örgüsü; Nâzım Hikmet’in kâh çocukluk ve delikanlılık yıllarına, ama en çok da Sovyetler Birliği’nde geçen KUTV’daki (Doğu Emekçilerinin Komünist Üniversitesi) öğrencilik dönemine sık sık uzanacak. Nâzım Hikmet KUTV’daki yıllarına o kadar sevecen, o kadar duygulu ve canlı yaklaşmaktadır ki, bunun tanığı olan A.Fevralski “Zaten, 1920’lerde Moskova’daki gençliğini anımsatan her şeye özel bir sevgi ile yaklaşırdı” demekte.

Roman, Nâzım Hikmet’in yaşamının yoğunlaştırılmış bir otobiyografik yazımı gibi. “Ahmet” adıyla göründüğü romanda, olaylar ve anılar çağrıştırdıkça, daha ilerilerde “İsmail” oluyor. Örneğin romanın hemen başlarında İzmir’in varoşlarındaki kulübede, gece yatma hazırlığı içindeler:

“Ahmet soyunmağa başladı. İsmail çekti battaniyeyi çenesine kadar.”

Hemen 12’nci sayfadaki bölümün son paragrafında, yukarıdan beri Nâzım Hikmet’i özümseyen Ahmet birden “İsmail” oluveriyor:

“Ahmet kısa donlu, kolsuz ten fanilesiyle kalmıştı.

İsmail’in çenesine battaniyenin sert tüyleri batıyor. İsmail’i bundan 13 yıl sonra, 1938’de Ankara’da, Askeri hapishanede altı ay tecritte tutacaklar. Tecrit dediğin taş bir oda. Penceresi demir parmaklıklı ya, camları yok. Kar içeri yağacak. Yer de çimento, İsmail hatırlayacak, bu geceyi, bu gece battaniyenin çenesine batışını, Ahmet’in lambayı üfleyip de bir türlü söndüremeyişini.” (S. 12)

Bundan birkaç paragraf sonra Ahmet (yani Nâzım Hikmet) uyuyamadığı yatağından kalkıyor, pantolonundan sigara aranıyor, kapının eşiğine oturuyor, bir sigara yakıyor. Tam bu durumdayken Ahmet (yani Nâzım Hikmet) birden 1921-22 yıllarının Moskova’sına, Moskova’daki Doğu Emekçilerinin Komünist Üniversitesi’ndeki anılarına yöneliyor:

“Oturduğum yerde arada bir başımı kaldırıp, karşımda benim gibi patates ayıklayan mavi gözlü kıza bakıyorum. Vakit öğleye yakın. Dışarda Moskova’ya kar yağıyor, ama Üniversite mutfağı sıcacık. Karşımdaki kız başına, omuzlarına sardığı şalı niye çıkarmaz? Solumda ekonomi-politik profesörüm; sağımda İranlı Hüseyinzade, öğrenci; onun yanında Çinli-Sİ-YA-U, öğrenci o da; onun yanında Üniversite direktörümüzün yumurtası ve karbonatı fazla kaçmış pandispanya karısı; onun yanında tanımadığım biri, Rus olacak, burnundan belli; onun yanında başımı kaldırıp baktığım mavi gözlü kız; onun yanında boynundan ilikli gömleğinin göğsünde Kızıl Bayrak nişanıyla Petrosyan, Üniversite parti hücresi sekreteridir; hepimiz koskoca bir kovanın başında, tahta sıraların üstünde, halka olmuşuz, mutfak nöbetimizi tutuyoruz.” (S. 13)

Ahmet (yani Nâzım Hikmet) bundan sonra; o an için bulunduğu İzmir’in varoşlarındaki bir kulübeden, sürekli 1921-22’lerin Moskova’sına ve 1950’li yıllara kadar Türkiye sol hareketinin kimi olay ve kişilerine ilişkin, sıçramalarla anılar aktarıyor.

Hem Ahmet hem de İsmail olan Nâzım Hikmet, bazen de İsmail adı altında başka bir kişiliğe bürünüyor, örneğin sayfa 108’de:

“İsmail’in ilk yakalanışı bu geceden üç yıl sonra oldu. 1928’de. İsmail İzmir’de yakalanıp Diyarbakır hapishanesine sürüldü. Yattı, iki yıl, çıktı. 1931’de yine yakalandı. Yargılanıp Bursa hapishanesine sürüldüler…” paragrafında “İsmail”, 1928 (Aslında 1929) İzmir Komünist Tutuklamasında yargılanıp cezaya çarptırılan ve Diyarbakır Cezaevi’ne sürülen bir komünist oluyor.

117’nci sayfada ise İsmail tekrar Nâzım Hikmet oluyor:

“İsmail’i 938 kışında yine aldılar. Ankara’ya yolladılar. Askeri cezaevinde tecrite soktular. Tecrit dediğin taş bir oda. Penceresi de parmaklıklı ya, camları yok. Kar içeri yağıyor. Yer de çimento. Döşek möşek şöyle dursun, bir battaniye vermedi hergeleler. İsmail yukarı-aşağı dolaşırken 13 yıl önceyi hatırladı: İzmir’de, kulübede battaniye tüylerinin çenesine batışını, Ahmed’in lambayı üfleyip de bir türlü söndüremeyişini.”

 

Ardından İsmail’in (yani Nâzım Hikmet’in) Donanma Davası sorgusu sırasında başından geçenler anlatılıyor…

Nâzım Hikmet “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşimde olaylar ve kişileri; biri Sovyetler Birliği dünyasının eşiğinde ve oradayken tanıdığı, sonraki yıllarda çeşitli vesilelerle tanımak zorunda kaldığı ikinci plandakiler; diğeri de ideolojisinin ve siyasi hareketinin içinde doğrudan birlikte olduğu kişiler olmak üzere ikiye ayırmış gibidir.

Örneğin 49’ncu sayfada karşımıza çıkan “Süleyman” ve “Tevfik” birinci kategoride saydıklarımızın içine giren iki kişidir.

Önce İzmir’in varoşlarındaki kulübede Ahmet’le İsmail...

“Gece yarısına doğru mu ne, kapıya vuruluyormuş gibi geldi Ahmed’e… Sıçrayarak doğruldu portatifin üstünde.

Kapıyı açtım.

Ahmet alnını oğuşturdu. Kulübenin kapısından yana bakıyor. Basıldık mı ne? Dinledi; yalnız motor sesi: güm güm de, güm güm…”

Hemen bunun ardından “Kapıyı açtım.” cümlesiyle yeni bir paragraf başlıyor. Ama kapıyı açtığında gördüğü şu:

“… Yıllardan 921. Dört gün üç gecedir İnebolu’dayız.Tanımadığım iki adam duruyor otel odamızın kapısı önünde. Karadeniz’in hışırtısını işitiyorum. Külotlu, kalpaklı iki adam duruyor otel odamızın kapısı önünde ve koridorda yanan uzak gaz lambasıyla arkadan aydınlanıyorlar.

Süleyman’la Tevfik doğruldu yataklarında. Külotlulardan biri:

-Giyinin beyler, dedi

Tevfik sordu:

-Ne oluyor?

-Bavullarınızı da alın.

Süleyman sordu:

-Bendeniz de mi?

-Siz de.” (S. 49-50).

Nâzım Hikmet, Anadolu Kurtuluş Mücadelesi’ne katılmak için İstanbul’dan birlikte yola çıktıkları öteki şair arkadaşları Faruk Nafiz ile Yusuf Ziya’nın (yani Süleyman ile Tevfik’in) Kuvayı Milliyecilerin gizli polis teşkilatı “Ayın-Pe (Askeri Polis) mensupları tarafından, İnebolu’dan geriye döndürüldüklerini anımsıyor yukarıdaki bölümde. Anlattığı o…

Yalnız bu konuyu anlatırken, biraz ileride, aslında gençlik arkadaşı Vâlâ Nûrettin de aralarında olmak üzere İstanbul’dan Ankara Hükümetine “emrindeyiz!” demek için dört kişi olarak yola çıktıkları halde, nedense Vâlâ-Nûrettin’i saymıyor; “Dört gün önce, dedem Üsküdar’daki İskele Camii’ne sabah namazına gitmişti ki; Süleyman, Tevfik bir de ben kaçtık İstanbul’dan İnebolu’ya” (S.50) diyor. Bu yöntemi daha ilerilerde pek çok olayı anlatırken de kullanacak; olaylardaki kişilere kendi kriterine göre rol verecektir.

Emrine girip hizmet vermek istediği Ankara Hükümeti, kendisinden “Maarifalanında yararlanmak için Bolu Lisesi’nde öğretmenlik görevi verir.

“Yusuf, Bolu Ağır Ceza Mahkemesi üyesi. Öteki üyelerle savcı hem çok tembel, hem çok yaşlı. Ağır ceza Yusuf’un elinde. Ben, Bolu Sultanisi İptidai kısmında resim hocasıyım.” (S. 75).

Ahmet’i (yani Nâzım Hikmet’i) Sovyetler Birliği’ne gitmeye teşvik eden, aklına yatırdıktan sonra da Trabzon’a kadar kılavuzluk eden Bolu Ağır Ceza Reis Vekili Yusuf’tur.Trabzon’dan bir vapurla Batum’a giden Ahmet (yani Nâzım Hikmet) orada aylarca Yusuf’u beklerse de gelmez.

Sonunu şöyle yazıyor:

“Ahmet üç değil, altı ay bekledi Yusuf’u Batum’da.Yusuf gelmedi. 924’te İstanbul’a dönüp ticaret yaptı. Zengin oldu. Kaçakçılığa başladı. 934’te İstanbul’da, Yüksek Kaldırım’da, güpegündüz, polis kurşunuyla öldü.”

Nâzım Hikmet, bu olaydaki asıl gerçeği de şöyle değiştirmiş:

Bolu’da tanıdığı gerçekten bir Ağır Ceza Reis Vekili vardır. Ama adı Yusuf değil, Ziya Hilmi’dir. Bolu’da başlayıp Batum’a kadar uzanan olaylar zinciri içindeki yeri de doğrudur. Ziya Hilmi, sonraki yıllarda adlî görevinden ayrıldıktan sonra TKP’yle ilişkiye geçer. Parti’ye bir süre kabul edilirse de sonradan çıkarılır. Nâzım Hikmet’in “kaçakçılık” olarak tanımladığı işe girer. Yaptığı işin aslı da “kaçakçılık” değil eroin imalatı ve satışıdır. Yaşamının sonu da 1940’lı yılların başında yürüttüğü gizli bir eroin imalathanesinde patlamadaki ölümüyle gelir.

Bu kişi hakkındaki daha açık bilgileri; Nâzım Hikmet’in “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” romanının hiçbir yerinde adını dolaylı da olsa anmadığı, İnebolu-Bolu-Ankara-Trabzon-Batum ve Sovyetler Birliği dönemindeki gençlik arkadaşı Vâlâ Nûrettin “Bu Dünyadan Nâzım Geçti kitabında veriyor:

“Ziya’nın hayatında sonradan pek mühim olaylar geçti. Bütün kişiliği tepe taklak oldu. (…) Günün birinde, Cumhuriyet gazetesinde birinci sahifede eroin kaçakçılarının yakalandığına dair bir haber gördüm. Tek tek şahıs resimleriyle süslenmişti haber. Saç baş karmakarışık Ziya Hilmi’nin de bir fotoğrafı vardı. Beni dehşet kapladı. Komünist hareketleriyle ilgili biri, şimdi hatırlamıyorum belki de Nâzım Hikmet, bana Ziya Hilmi hakkında şu bilgiyi verdi:

-Bu kaçık ne fikirde biliyor musun? Hani biyografisine göre, Stalin tren soyarak elde ettiği paralarla Parti’yi desteklemiş ya? Bu özenti de güya eroincilik yapıp vurgunu vuracak, milyonlarıyla siyasi hareketi destekleyecek! Kepazelik!

(…) Ve Ziya Hilmi, bir gün patlayıveren eroin imalathanesinde havaya uçmuş. Gazeteler öyle yazdı. Bir ağır ceza reisinin akla sığmaz sonu.” (Vâlâ Nûrettin, Bu Dünyadan Nâzım Geçti, S. 189-190).

Nâzım Hikmet; Yusuf (Ziya Hilmi), Süleyman (Faruk Nafiz), Tevfik (Yusuf Ziya) vb. gibi yaşamının o döneminde ikinci plandaki kimi kişilere değinip geçerken; siyasi ve komünist kişiliğini oluşturan KUTV’daki yaşamının yakınında yeralan kimselere ise olağanüstü içten ve sıcak yaklaşmıştır. Doğal olarak bu kimseleri de anlatırken zamanı, mekânı ve o kişinin kimi özelliklerini ve yaşamının sonunu değiştirmiştir.

 

  1. BEYAZLAR’LA BÜTÜN CEPHELERDE ÇARPIŞAN “HASAN”

Örneğin kitabın 40’ncı sayfasında karşımıza çıkan “Hasanbunlardan biridir… Ahmet (yani Nâzım Hikmet) üniversitenin (KUTV) kitaplığındadır:

“Ekim Büyük Devrimi”nin (Oktobr’ın) dünya ve Rus devrimine etkileri üzerine bir yazı hazırlıyorum. Üniversite kitaplığındayım.” (S. 37). Ahmet (yani Nâzım Hikmet) üniversite kitaplığındaki 1922 yılına ait Pravda gazetesinin koleksiyon ciltlerini karıştırmaya başlar. Ocak’tan Kasım 1922’ye kadar taradığı gazetelerden başlıklar verir:

“7 Kasım’da başlıklar: “Selam sana Batı işçisi; Rus İşçi Cumhuriyeti’ni tutan sensin. Hole Vilhelm’i yıkan sizlere, Alman demircilerine selam. Stiness’in kanlı saltanatını parçalayın!” Aynı sayıda Lenin’in kutlaması: “Değerli yoldaşlar! Ekim Devrimi’nin beşinci yıldönümünü hepinize candan kutlarım. İsteğim şu: Gelecek beş yılda, şimdiye kadar, elde silah, kazandıklarımızdan daha az kazanmayalım, hem de barış içinde: Sizin Lenin.” Aynı sayıda: “Gençlik, gençlik, tez ol, giden kuşakların yerini almaya gel!”. (S. 39).

Hemen bunun ardından gelen paragrafta, Türkiye komünist hareketinin tarihî bir kişiliği çıkar karşımıza:

“Bizim Hasan girdi içeri. Beni görmezlikten geldi. Solumda uzak bir masaya oturdu. Hasan, Osmanlı ordusu küçük zabitlerindenmiş. Kafkasya’da, Çar ordularına esir düşüp Sibirya’da çalıştırılmış. 918’de Bolşeviklere katılmış. 919’da Mustafa Suphi’yle tanışmış. Beyazlara karşı çarpışmadığı cephe yok gibi: Kolçağa karşı da, Çekoslovaklara,Vırangele ve Suphi’nin kurduğu Türkalayı’nda Taşnaklara ve Gürcü Menşeviklere karşı da savaşmış. Şimdi üniversitede felsefe okuyor, ama elektrik mühendisi olmak istiyor. Beni sevmez, sınıf düşmanlarına, kapitalistlere, emperyalistlere tek kurşun atmadan Moskova’ya üniversiteye, elimi kolumu sallaya sallaya gelebildiğim için sanırsam. Bir de paşa torunu olmamı bağışlamıyor.” (S. 40) Bu bilgilerden sonra parantez içinde şunları yazıyor Nâzım Hikmet: (1932’de Hasan elektrik mühendisi oldu. 1937’de kurşuna dizildi. XX. Kongre’den sonra temize çıkarıldı).

Nâzım Hikmet’in romanında “Hasan” adıyla tipolojileştirip biyografisinden kesitler sunduğu kişi Türkiye Komünist Partisi’nin ilk kurucu komite üyelerinden ve daha sonra da uzun yıllar Merkez Komite üyeliği yapmış Sarı Mustafa (Börklüce)’dır. Nâzım Hikmet’in kısa bir kesitini verdiği döneme kadarki gerçek biyografisi ise şöyledir:

“1895’de Osmaneli’nde dünyadan gelen, daha çok “Sarı Mustafa” lakabıyla tanınan Mustafa Börklüce, İstanbul’da “küçük zabit” (Astsubay) okulunda okudu. 1915’te cepheye gönderildi. Kafkas cephesinde Çarlık ordusuna esir düştü. Rusya’nın Simbirsk tutsak kampına gönderildi. Buradan daha sonra gönderildiği Uralskaya kampında Mustafa Suphi’yle tanıştı. Mustafa Suphi’nin ve sürgündeki Bolşevik komünistlerin ajitasyon ve propagandasının etkisiyle komünizmle tanıştı. 1917 Ekim İhtilâli’nden sonra tutsaklıktan kurtulan Börklüce; Mustafa Suphi’nin kurduğu Türk Kızıl Alayı’nda siyasi komiser oldu. Bu Alay’la Bolşevik Devrimi’nin silahla savunmasına katıldı.

Temmuz 1919’da Moskova’da kurulan Türkiye Komünist Partisi Kurucu Komite üyesi oldu. 10 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan TKP’nin 1. Kongresi’ne katıldı. Merkez Komite üyeliğine seçildi. Merkez İcra Komitesi’ne bağlı seksiyonlardan Komintern Bürosu (Harici Büro) üyesi olarak “Talebe sevk ve idaresi” görevini üstlendi. Bu görevi; Moskova’da açılma hazırlıkları yapılan KUTV (Doğu Emekçilerinin Komünist Üniversitesi)’a Türkiye’den eğitim için gelecek öğrencileri de kapsıyordu. Kongre’de Divan katiplerindendi. Program hazırlama komitesinde görev aldı. Bakü Kongresi’nden sonra Harici Büro’daki görevi için Moskova’ya döndü.”

Sarı Mustafa (Börklüce)’nın yaşamının bundan sonraki dönemlerini kitabın sonundaki Ek’te okuyacaksınız. Nâzım Hikmet’in romanında “Hasan” olarak değindiği; KUTV’un kitaplığında “Pravda” koleksiyonlarını karıştırırken karşılaştığı kişi işte bu Sarı Mustafa (Börklüce)’dır.

Ancak anlatımının sonunda onun üniversitede felsefe okuduğunu, oysa elektrik mühendisi olmak istediğini belirttikten sonra; “32’de elektrik mühendisi oldu, 37’de kurşuna dizildi. 20. Kongre’den sonra temize çıkarıldı” notunu koymuştur. Bunu, yukarılarda da örneklediğimiz gibi kendince benimsediği bir yönteme göre yapmaktadır…Belki de Türkiye komünist hareketinin tarihinde önemli bir yıl olan 1932 ve 1937 ile bir şeyleri anıştırmaktadır. 1932, kimilerine göre dördüncü kimilerine göre de TKP’nin 3. (ve son) kongresinin yapıldığı yıl; 1937 ise TKP’nin gizli faaliyetlerini en aza indirerek, mevcut burjuva kurum ve kuruluşlarına nüfuz ederek çalışma kararını aldığı (desantralizasyon) yılıdır. 20. Kongre ise; bilindiği gibi Stalin’in ölümünden sonra toplanan; 1936-1938 Moskova duruşmalarında yargılanıp kurşuna dizilen ya da sürgünle cezalandırılanlardan suçsuz olanların temize çıkarılma kararının alındığı bir kongredir. Yargılamalarda haksız yere suçlanan birçok Türk komünistin de temize çıkarıldığı bir gerçektir…

 

  1. NÂZIM HİKMET’İN MOSKOVA’DAKİ EN CANDAN DOSTU “KERİM”!..

Şimdi de Nâzım Hikmet’in KUTV’daki arkadaşlarından bir diğerinin kim olduğunu tartışalım. Ahmet (yani Nâzım Hikmet)’in Doğu Emekçilerinin Komünist Üniversitesi (KUTV)’ndeki arkadaşlarından “Kerimle ilk kez romanın 97’nci sayfasında karşılaşırız:

“Odamızın duvarlarına, kapının bir yanından başlayıp öbür yanında biten, yarım metre kadar genişlikte bir şerit halinde foto montaj serisi yapmıştım. Anuşka’yla Kerim seyrediyor.” (S. 97).

Anuşka, Si-Ya-U, Ahmet (yani Nâzım Hikmet) ve Kerim; dünya komünizmi ve bütün dünyanın komünizme geçmesinden sonraki olası dünya dili üzerine konuşurlar:

“-Anuşka:

-Hep düşünüyorum, dedi. İnsanlar tek dil konuşunca, bu dil de Rusça olmazsa, hem niye Rusça olsun, belki Çince olur.

Sİ-YA-U:

-Belki, dedi.

Anuşka güldü:

-Seni gidi milliyetçi seni. Belki karma bir dil olur, belki İngilizce, belki büsbütün başka bir dil, ama bu dil Rusça olmazsa, insanlar Puşkin’in tadına nasıl varacaklar?

Kerim, çok kara kaşlı, sarı gözlerini fotoğraflardan ayırmadan:

-Ben Puşkin’i okumadım, dedi, ayıp ama. Rusça’m elvermez anlamaya. Türkçe’ye de çevirmemişler, ne yapalım. Türkçe’nin tek dil olacağı aklımdan geçmiyor. Sonra bana öyle geliyor ki, birkaç büyük dil kalacak. Ama iş dilde değil. Tek aç insan kalmayacak, tek işsiz yok, okuma yazma bilmeyen de yok, patrondu, işçiydi, köylüydü, polisti, jandarmaydı da yok, senden korku, benden korku da yok, çalış istediğin kadar. Ye, iç, oku, yaz, keyfine bak istediğin kadar. Hay anasını, olacak bu iş, yalnız tez olsa. Tabii tam şeklini biz göremeyiz, ama dünya devrimini görürüz ya, o da yeter. Alman proletaryasının bir yallah demesini bekliyor ya herkes. Ankara’da İmalat-ı Harbiye’de bir Seyfi Usta var, on yıl mı ne Marsilya’da doklarda çalışmış, o da: ‘Fransız işçisi ne yapacak görürsünüz’ derdi. Paris Komünü de ortada…” (S. 98).

Nâzım Hikmet; romanında, hemen bundan sonra başlayan ilk paragrafta “Kerimin nereden geldiğini söyler:

“Kerim’i Üniversite’ye, Ankara teşkilatı yolladı. Moskova’da en candan dostum”. (s. 98).

Peki kimdi bu “Kerim”?…

Türkiye Komünist Hareketi içinde yer almış bir işçi-aydın vardır: Hüsamettin Özdoğu. 1902 yılında dünyaya gelen Hüsamettin Özdoğu, İstanbul Halkalı Ziraat Okulu’nu bitirir. Daha sonra Ankara’da İmalat-ı Harbiye fabrikasında işçiliğe başlayarak, ustabaşı olur. Asıl mesleği olan torna-tesfiyecilikte uzmanlaşır. Komünist hareketle tanışması, 1920’lerde Halk İştirakiyun Fırkası’na üye oluşuyla Anadolu Sosyalizmi kanalından olur. 1921’de Halk İştirakiyun Fırkası’nın kapatılmasından sonra, partili arkadaşları Vanlı Kazım’la birlikte Sovyetler Birliği’ne giderek KUTV’da marxist-leninist eğitim görür. Nâzım Hikmet’le dostluklarının başladığı dönem bu yıllardır. Nâzım Hikmet’in romanında “Kerim” adıyla anlattığı kişi işte bu Hüsamettin Özdoğu’dur. Eskiler aynı zamanda “Hüsam” da dedikleri için “Hüsam-Kerimdeki sesdeşlik de burada Hüsamettin Özdoğu’nun anlatıldığının apaçık kanıtıdır. Kaldı ki anlatımın iki yerinde “Ankara’da, İmalat-ı Harbiye’de bir Seyfi Usta var” ve “Kerim’i Üniversiteye Ankara teşkilatı yolladı.” ifadelerinin kullanılması da kanımızı daha da güçlendirmektedir…

Kerim’le (yani Hüsamettin Özdoğu), Ahmet’in (yani Nâzım Hikmet’in) arkadaşlıklarının öteki boyutlarına bakalım. Üniversite öğrencilerinden Anuşka, Ahmet’in sevgilisidir. Kerim’in de bir sevgilisi vardır: Marusa.

“Anuşka’nın arkadaşlarından bir kızla tanıştılar, araları da şekerli ballı, ama kız bir kere olsun Kerim’e ‘Seni çok seviyorum Marusa’ dedirtemedi.

-Beni sevmiyorsun demek Kerim.

-Sevmez olur muyum?

-Çok mu?

-Çok değil…

-Niye çok değil?

-Ne bileyim çok değil işte. Çok seversem çok derim. Ama daha öyle çok sevdiğim yok seni.” (S.99).

Gerçek yaşamında Hüsam (“Kerim) 1922’den Kasım-Aralık 1924’e kadar ilk bulunduğu KUTV döneminde Sovyetler Birliği’ndeyken bir Rus kadınla evlenir. Ondan bir kızı olur. 1936’da bir kez daha gidip geleceği Sovyetler Birliği’ne ölümüne kadar (Nisan 1974) bir daha gidemeyince karısına ve kızına kavuşamaz. Ancak yıllar sonra kızı (Emel-Emuşka) 1970’te Türkiye’ye babasını ziyarete gelebilir…

Tekrar “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşime dönelim…

Ahmet, sayfa 99’un devamında Kerim’le beraberliklerini anlatmayı sürdürür. Moskova’da ısı sıfırın altında otuz yedi derecedir. Kerim’le Tuverskoy Caddesi’nin arka sokaklarından birinde hamama giderler. Şehir kış gecelerinden birini yaşamaktadır. Caddede yürümektedirler. Lenin’in öldüğünü duyarlar. (Bu durumda Nâzım Hikmet’in anlattığı gece 21 Ocak 1924 oluyor) 104’ncü sayfanın ortalarına kadar Lenin’in ölümünün yankıları veriliyor.

Bunun ardından Ahmet, yakın geçmişten Kerim’le ortak bir anılarını anlatmaya başlar:

“Kerim’in kalın kara kaşları altındaki sarı gözleri, sonra bütünü.

İstanbul’da Köprü’nün üzerindeyiz, hava kapalı. Yağmur yağdı yağacak. Moskova’dan Kerim’le beraber döndük. Gazetemizin ilk sayısını satıyoruz. Ayrı ayrı yerlerde satacaktık, ben Köprü’de, Kerim Kasımpaşa’da, havuzların orda. Ama Köprü’ye gelince, ‘Beş on dakka yanımda dur, ne olursun’ dedim.

-Korkuyor musun?

-Ne korkusu? Değil. Bağıramayacağım gibime geliyor.

-Utanıyor musun?

-Onun gibi bir şey. Hiç satıcılık yapmadım.

-Ben yaptım mı? Babam işportacı mıydı?

-Kızma yahu, sesimin nasıl çıktığını bilmiyorum.

-Paşazadesin oğlum, paşazade.

Kerim koltuğundaki gazete paketinden bir tane aldı, başladı gazeteyi savura savura bağırmağa:

-Sosyalist gazete. Son haberleri yazıyor!

Yanından gelip geçenler başlarını bile çevirmiyor. Hava da çiselemeye başladı.

-Yeni çıkan gazete! Sosyalist gazete!

Ben de koltuğumdaki paketten bir gazete çıkardım. Kerim, karşıdan gelenlerin, ıslanmamak için acele acele geçip gidenlerin burunlarına sokuyor gazeteyi:

-Gazete! Yeni çıkan sosyalist gazete!

Aldıran yok. İlgilenenler de, gazete satıcısına hiç de benzemeyen Kerim’in kılık kıyafetine bakıyor. Belki de bu yüzden de tersleniyorlar ona. ‘İstemez’ deyip geçiyorlar.

-Yahu bu köprüden tek namuslu adam geçmez mi? -Gazete! Hay anasını, satamayacak mıyız bu körolası Köprü’de? Ama görürsün Kasımpaşa’da kapış kapış gidecek.

Gözüm, elimdeki gazetenin başlığı üstündeki satıra ilişti: “Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz!”. Canımı birdenbire fena halde yakmışlar gibi, avazım çıktığı kadar haykırdım, kendi feryadıma kendim de şaşarak:

-Bütün dünya işçileri birleşiniz. Bütün dünya işçileri… Gazete -imdat ister gibi bağırıyordum- Birleşiniz! Gazete, gazete!

-Ver bakalım, nasıl birleşiyormuş dünya işçileri?

Gazeteyi isteyen, temiz giyinmiş kırantadan efendinin boynuna sarılacaktım sevinçten. Gazeteyi verdim. ‘Parasını alsana evladım’. Bana para uzattığını, o, bunu söyledikten sonra farkettim. Güldü:

-Gençliğimde, dedi, Paris’te sosyalistler de gazetesini böyle satardı.

Ben o gün Köprü’de 45 tane sattım, Kerim Kasımpaşa’da 225 tane satmış.” (S. 105).

Temmuz ya da Ağustos 1924’te; aralarında Kerim’in ve Ahmet’in (yani Hüsamettin Özdoğu ve Nâzım Hikmet’in) bulunduğu, KUTV’da okumakta olan partililerden bir bölümü birer-ikişer Moskova’dan Türkiye’ye dönerler. Bunlar Şubat 1925’te toplanacak olan Türkiye Komünist Partisi kongresi’nin KUTV delegeleridir.

Peki bu sıralarda Kerim’le Ahmet’in İstanbul’da Galata Köprüsü’nün üzerinde sattıkları gazete hangi gazetedir? Şimdi bunu araştıralım.

İstanbul komünistlerinin aylık olarak yayınladıkları kuramsal yayın organları “Aydınlık” dergisi periyodik olarak çıkmaktadır. 1924 yazında işçilere yönelik, daha kitlesel bir yayın ihtiyacını karşılamak için “Aydınlık Fevkalade Amele Nüshaları” yani “Aydınlık Özel İşçi Sayıları” yayınlamaya karar verirler. İlk sayısının çıkış tarihi belirsiz “Aydınlık Fevkalade Amele Nüshaları”ndan ikincisi 15 Ağustos 1924, sekizinci sayı olan sonuncusu da Ocak 1925’tir. Hemen de o sıralarda; bir de “Haftalık Siyasi Amele ve Köylü Gazetesi” olan Orak-Çekiç’i yayınlanmaya karar verir ve yanına başlarlar. Orak-Çekiç’in birinci sayısının tarihi 21 Ocak 1925’tir. 5 Mart 1925 tarihli 7. sayısından itibaren “Takrir-i Sükûn” kanunu gereğince kapatılır.

Ahmet’le Kerim’in Galata Köprüsü’nün üzerinde sattıkları gazete bu durumda; ya Aydınlık Fevkalade Amele Nüshaları’ndan 5 ile 8 arasındaki bir sayısıdır ya da Orak-Çekiç’in 21 Ocak 1925’den itibarenki herhangi bir nüshasıdır.

Ancak bizim bu kadar olabilirlikleri gözönüne alarak tahlil etmeye çalıştığımız aynı olayı ele alan bir başka yazar ise hiçbir kanıt göstermeden ve hiçbir olasılığı tartışmadan şunları yazabilmiştir:

“İstanbul’da Köprü’nün üstündeyiz. Hava kapalı. Yağmur yağdı yağacak. Moskova’dan Laz İsmail’le beraber döndük. Orak-Çekiç gazetesinin ilk sayısını satıyoruz.” (Kemal Sülker, Nâzım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, Cilt 1, S. 200).

Yukarılarda okuduğunuz gibi “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşimden aynı alıntıyı biz de yaptık. Ancak Kemal Sülker, kendi yaptığı aynı alıntının sonuna kadar “Kerim” adının geçtiği yerlere “Laz İsmail”, “gazete sözcüğünün yerine de “Orak-Çekiç” isimlerini koymuştur. Cildin sonuna gelindiğinde görülmektedir ki, Kemal Sülker ne bu alıntıyı yaptığı kaynağın adını vermekte, ne de (bizim aktardığmız gibi orijinalinde Laz İsmail ve Orak-Çekiç adları geçmediği halde) Kerim’in niçin “Laz İsmail” gazetenin de “Orak-Çekiç” olarak anlaşılması gerektiğini tartışmaktadır. Demek ki, Nâzım Hikmet’in “gerçek yaşamı böyle yazılıyormuş?…

Kemal Sülker Bey 6 ciltte tamamlayabildiği Nâzım Hikmet’in Gerçek Yaşamı’nı, ilk cildinin arka kapak yazısında da şöyle sunuyor bize:

“… Pek çok belgeye sahip bir yazar olarak, bu yapıtımızda, daha önce hiçbir kitapta yer almayan, bilinmeyen ya da bilindiği halde belgesi edinilemeyen olayları, günlerini, hatta saatlerini ve belgelerini vererek biraraya getirmeye çalıştık. Böylece Nâzım Hikmet hakkında sanırız en derli toplu çalışmayı okurlara sunmayı başarabildik.”

Nâzım Hikmet’in bir romanından alınan pasaj, yukarıda kanıtladığımız gibi Kemal Sülker’in kaleminden bu derece büyük bir değişikliğe uğrayarak çıkabiliyorsa vay haline 6 ciltlik o “derli toplu çalışmanın”…

Bir zamanlar bu ülkede (1973-1983) TKP ve TKP gelenekli sol hareketlerde bir “Laz İsmail devri” yaşandı. Bu ülkenin aydınları, yazarları, çizerleri, şairleri, eleştirmenleri ya da böyle geçinenleri toptan Laz İsmailci olmuşlardı. Hatta o kadar ki, Nâzım Hikmet uzmanı geçinen kimi eleştirmenler Kuvayı Milliye Destanı’ndaki “Arhavili İsmail”in aslında Laz İsmail olduğunu iddia edebildi. Sanıyoruz bu konuda da Kemal Sülker Bey, o yıllarda Laz İsmail övgülerinde çokça sözü edildiği gibi, işçi yatağı Kasımpaşa 1920’li yıllarda Laz İsmail’den sorulurmuş, bu palavraya kanarak Kerim’in Laz İsmail’e tekabül ettiğinde karar kılmış olabilir.

Durun, daha bitmedi.

Kemal Sülker’in sandığı gibi; “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşimdeki “Kerimin niçin “Laz İsmail” olamayacağının bir kanıtı daha var. O da; uzun yıllar yurtdışında Laz İsmail’le birlikte çalışan, ülkemizden ayrıldığı 1951’den ölümüne kadar Nâzım Hikmet’le de yakın ilişkisi olan Vartan İhmalyan’ın anıları: Vartan İhmalyan, “Bir Yaşam Öyküsü” adını verdiği anılar kitabında,TKP iktidar mührünü elinde bulunduran Laz İsmail’in Nâzım Hikmet’e karşı elinden geleni ardına koymadığını sayfalar boyunca anlatıyor.

Bir tanesi şöyle:

“1963 yılı başları. Nâzım Hikmet’e Lenin Ödülü verilmesi sözkonusu oluyor. Daha önce Nâzım’a, şiirlerinde barışı savunması nedeniyle barış ödülü verilmişti. Ama Lenin Ödülü verilmedi Nâzım’a. (…) Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi’nden, Nâzım Hikmet’e Lenin Ödülü verilmesi üstüne ne düşündüğünü sormuşlar İ. Bilen’e, o da: ‘Nâzım evini kerhaneye çevirdi, kızlar getiriyor, böyle adama Lenin Ödülü verilir mi?’ demiş.” (Age, S. 202).

Daha ileride de İhmalyan şunları yazıyor:

“Rahmetli Nâzım her zaman derdi: “En büyük düşmanım Marat’tır, en iyi dostum da Abidin’dir’ (1). Böylelikle de Nâzım’ın başını yiyen Marat’tır. Türk milletinin komünist şairi Nâzım, TKP’nin Dış Büro üyeliğine bile Marat zamanında alınmadı. Her zaman bunu Nâzım söyledi: ‘Ben Büro üyeliğine layık bir adam olamadım Marat’ın gözünde’ derdi. Bilakis Marat onun otoritesini kırmak için elinden gelen her şeyi yaptı.” (Age, S. 250).

İhmalyan dipnot (1)’i de şöyle açıklıyor sayfa altında:

“Nâzım Hikmet, Prag’da yazmış olduğu 21 Temmuz 1957 tarihli “Son Otobüs” adlı şiirinde

“…Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği

 elimi sıkarken sapladığı bıçak…” diyor.

Nâzım’ı yakından tanıyanlar, bu dizeleri Marat (İ. Bilen) için yazdığını söylerler.”

Sonuç olarak Nâzım Hikmet; Aleksandr Fevralski’nin “1920’ler’de Moskova’daki gençliğini anımsatan her şeye özel bir sevgi ile yaklaşırdı” demesine rağmen; sanıyoruz ki İsa felsefesine inanan, yani bir yanağına tokat atana ötekini çeviren bir kimse de değildi. İlk başlarda da değindiğimiz gibi 1961-1962’lerde yazdığı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşimde nasıl Vâlâ Nûrettin’i defterden silmişse, artık kendi gözünde ne 1920’li ne de 1960’lı yılların Laz İsmail’inin ele ve romana gelir bir yanı kalmamıştır.

“Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşimdeki Kerim (yani Hüsamettin Özdoğu), Ahmet’in (yani Nâzım Hikmet’in) çağrışımlarıyla pek çok kez gerek Moskova’da gerekse Türkiye’de tutuklanmada, hapishanede, izlenmede okuyucunun karşısına çıkıyor…

 

  1. POLİS MÜDÜRLÜĞÜNDEKİ KANLI ÇİZGİ…

Nâzım Hikmet, romanının 157’nci sayfasında “polis müdürlüğünde birinci çizgi” bölüm başlığıyla Türkiye komünistlerine yapılan işkenceleri vermeye başlar. Bu kez “İsmail” başka bir komünist kişiliktir. Ya da birkaç kişiden derleşik bir kişidir. Gene olay, zaman, mekân ve yıllar bilinçli olarak karıştırılmıştır:

“İsmail’i bir gece geç vakit evden alıp götürdüler Müdüriyete. Neriman iki aylık gebeydi.

İstanbul Polis Müdürlüğü Sansaryan Han’ında. Eminönü’yle Sirkeci’nin arasında, arka yolda, tenha bir sokakta. Burada başka hanlar da var. Vitrinli dükkânlar, mağazalar yok. Sansaryan Hanı zengin bir Ermeni’ninmiş vaktiyle. Dört kat. Ortası taş avlu. Katlara iki yandan merdivenlerle çıkılır. Kısmı siyasi, dördüncü şube. Komünist masası son katta. En yukarıda sahanlığa geldin mi, bir kapı çıkar karşına.Üstünde çift ay. İçeri girmek yasak yani.

Kıştı, İstanbul’a arada bir uğrayan kara kışlardan biri.

Avlu motorlu taşıt araçlarıyla dolu. Dördüncü kata çıktılar. İki ayrı kapıyı açıp girdiler. Şube Müdürü’nün odasına giren koridor tutuklularla doldu. Yan yana dizili iskemlelerde oturuyorlar. Başları öne eğik, bir polis dolaşıyor önlerinde. İsmail geçerken iskemledekiler ona gözucuyla baktı. Koridorlara kadar adam koyduklarına bakarsan, bu seferki tevkifat kalabalık. Şube müdürünün odasına girdiler. Muşamba koltuklar, geniş bir yazı masası. Müdür, masanın başında kumral, tıknaz, oturuyor. Ayakta dört beş sivil polis. Biri komiser. Bu çok uzun boylu, çok zayıf, çok esmer gözlüklü komiserle iki taharriyi İsmail tanır. Zaten taharrileri tanımak da zor değil pek. Hepsi Sümerbank’tan verilen, gri yahut çizgili kahverengi elbiseler giyer. Hepsinin de fötr şapkası koyu gri.” (S. 157-158).

Bundan sonra Şube Müdürü’nün İsmail’i sorguya çekişi anlatılır. “Tanımam, görmedim, bilmiyorum, haberim yok” karşılıklarını verince, Şube Müdürü; “Sopaları getirin” der.

Devamını gene romandan izleyelim:

“Şube Müdürü: ‘Buralara ilk düşmüyorsun, başına gelecekleri bilirsin, söyleyenler söyledi, Ziya nerde, Kerim nerde? Ne kendin eziyet çek, ne bize çektir’ gibi laflar etti. İsmail, demir sobada yanan taşkömürünün kızıltısına dikmiş gözlerini. Kafası deli bir motor gibi işliyor: Koridorlara kadar adam koyduklarına göre tevkifat geniş. Kimler su koyuverdi? Ziya’yla, Kerim’i yakalayamamışlar. Benden başka onların yerini kim biliyor acaba?

Sivil polis, kızılcık sopalarıyla döndü. İnceli, kalınlı sopalar:

-Yat bakalım.

İsmail bütün gücüyle atıldı yanı başındaki gözlüklü komiserin üstüne. Bu onun sistemi. Bir anda alaşağı edileceğini biliyor, ama hiçbir tepki göstermeden yere yatmayı da onuruna yediremiyor, bu bir. İkincisi, bu yüzden daha çok sopa yese de ilk saldırıyı yaparak bir çeşit kuvvet alıyor.

Şube Müdürü, masasından kalktı mı o sırada, kalkmadı mı, İsmail farkedemiyor, odadakiler hep birden çullandılar İsmail’in üstüne. Tekme, tokat, küfür, çelme, yere yıktılar. Ağdan kurtulmak isteyen balık gibi çırpınıyor yerde. Başını sağa sola çevirdikçe, demir sobanın mikalı ön kapağındaki kızıltıyı görüyor. Kızıltı bir giriyor gözlerinin içine, bir çıkıyor. Ayaklarına büyük bir ustalıkla ve çabuklukla falakayı geçirdiler. İki kişi göğsüne oturdu. Büyük bir çabuklukla ve alışkanlıkla kunduralarını çıkardılar. Şube Müdürü’nün elinde sopa.

-Söyleyecek misin?

-Söyleyecek bir şeyim yok.

Müdür, sopayı İsmail’in tabanlarına vurmaya başladı. Sopalar, ikileşti, üçleşti. İsmail acı duymuyor. Hırsından başka şey duymuyor. Bağırmıyor. Küfür de etmiyor.” (S. 159).

Bu kez; İsmail kitabın ta en başında ele aldığımız Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları’nı Yeniden Okurken: Bir Tanıdık: ‘Mahkûm Halil” incelememizdeki “Halil” oluyor.

Yani:

Ve müdüriyette her kalkışında sopanın altından

(yanaklarında parçalanmış gözlüğü)

ve tabanlarında ayıpladığı bir sızı)

yüreğinde fakat

hiçbir şey söylememiş

hiç kimseyi ele vermemiş olmanın rahatlığını taşıyan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya tekabül ediyor gerçekte. Olay bir başka araştırma-inceleme kitabımızda (Yeraltı, Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi… Yön Yayıncılık, Eylül 1992) ele aldığımız ünlü 1929 İzmir Komünist Tevkifatı…

1929 kışında (“Kıştı, İstanbul’a arada bir uğrayan kara kışlardan biri”) merkezi İzmir olarak başlatılan tutuklamaların İstanbul’a sirayet edişiyle TKP, MK üyelerinden Laz İsmail (Marat), Hüsamettin Özdoğu ve Dr. Hikmet (Kıvılcımlı)’i de içine alan soruşturmanın İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Komünist Masası’ndaki sorgu sahnesi Nâzım Hikmet’in yukarıda anlattıkları.Yalnız Nâzım Hikmet burada mekânı da değiştirmiş. İşkenceli soruşturmanın yapıldığı yer Sansaryan Hanı değil. Henüz o yıllarda emniyet müdürlüğü olarak kullanılan şimdiki Vilayet’in karşısındaki Defterdarlık binasının bulunduğu yerdeki eski bir yapı. Emniyet Müdürlüğü 1930’ların başından itibaren Sansaryan Hanı’na taşınacaktır. Hal böyle iken Nâzım Hikmet’in mekânı Sansaryan Han’ı olarak göstermesi, o binanın yıllar yılı Türkiye komünistlerinin sorgusuyla özdeşleştiğindendir.

Peki burada anlatılan “İsmail” niçin Dr.Hikmet’e tekabül etmektedir gerçek yaşamda?

1929 Tevkifatı’nda başından geçen sorgulamayı Hikmet Kıvılcımlı da yıllar sonra şöyle yazacaktı:

Mehterhane cezamın bittiği gün, bir formalite bahane edilerek akşama dek bekletildim Mehterhanede. Alacakaranlıkta hapisane kapıcığından dışarı saldılar. Karşımda I. Şube taharrileri.

Polis Müdüriyeti’ne daha girerken ortalığın salhaneye döndüğünü sezdim. Doğru işkence odasına soktular. Goriller masalar arasında gerilerek beni bekliyorlardı.

Hiç tanımadığım, esmer, uzun boylu, kendisini beğenmiş amirleri, kendini zorlayan bir yumuşaklıkla, başında oturduğu küçük masa önündeki iskemleyi gösterdi. Hemen başladı:

-Bana adıyla, sanıyla, kankusturucu Ziya derler. Tanıdınız mı?

-Hayır, dedim. Sizi ilk defa görüyorum.

(…)

-Sizi, Efendi Takımı’ndan saydık. Henüz (eliyle gorillere işaret etti) kılınıza dokunmadılar. Şimdi sizinle efendi efendi mi görüşeceğiz: Sorduklarımıza doğru karşılıklar vereceksiniz? Yoksa, oyunun ikinci perdesine mi geçeceğiz? Bu size kalmış bir şey. Ne dersiniz?

-Ben sorduklarınıza bildiğim karşılığı veririm…

-Bravo! Ben de sizden onu beklerdim.

-Ancak ben, Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) kanununda, vatandaşların böyle sizin anladığınız gibi Efendi ve Ayak Takımı olarak ikiye bölündüğünü, herkesin kanun dışı ayrı ayrı muameleye uğratıldığını bilmiyorum. Teşkilatı Esasiye’de bütün vatandaşlar muhteremdirler ve kanun önünde eşit muamele görürler.

-Teşkilat’ı Esasiye mi? Kanun mu?

Kankusturucu Ziya önce şaşırdı. Sonra yan döndü. Soldaki pencerelerden İstanbul Vilayet Konağına çıkan büyük sur kapısına ve yüksek müdüriyet surlarına doğru kolunu gezdirdi:

-Burası Polis Müdüriyeti. Şu kapıdan ve surların üstünden içeriye ne kanun girer ne Teşkilat’ı Esasiye?

Hep birden, esirleriyle alay eden haydut kahkahalarını koyverdiler.

-Anladınız mı, Hikmet Bey? Nerede bulunduğumuzu lütfen unutmıyalım.

-Ben, Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunla kurulu resmi bir dairesinde biliyorum kendimi. Eğer burası Kanun ve Teşkilatı Esasiye tanımıyorsa…

-Tanımayız!

-O zaman sizin bir Devlet memuru sıfatınız kalmaz. Bu sıfatı bulunmayanlara ise benim verecek ifadem bulunamaz.

Etraftan en azgın birkaç sivil hınçla haykırdılar:

-Alırız biz, alırız senin de ifadeni.

İşkenceci Ziya onları susturdu:

-Hikmet Bey. Sizin idealist bir genç olduğunuzu görüyorum. Onun için size kıymak istemiyorum. Son kerteye dek nezaketten çıkmayalım. Sorduklarıma kaçamaksız, doğru karşılık verecek misiniz, vermeyecek misiniz? Onu anlayalım.

-Ben kanuni bir heyet önünde sorulana cevap veririm.

-Hah! Şimdi başlıyorum. Çünkü vaktimiz kıt. Bütün dileğim, sizin efendi halinizle her şeye dosdoğru karşılık vermenizdir.”

(…)

Oda cellatları birbirini tamamlarca çığırıştılar:

-Yüzüne karşı söyledi… Bu hâlâ diretiyor… Yüz buldu. Efendi dedik ya…

Ziya beni gösterdi:

-Bunu alın, gezdirin. Yere serdiklerimizi bir bir görsün. Başına geleceği öğrensin. Getirin.

İki koluma iki izbandut girdi. İlkin işkence odasından çıkar çıkmaz soldaki aralık uydurma yerin kapısını açtılar. Orada, elektrik yakılınca, sızmışça yatarlarken ödü patlayarak başını kaldıran Hüssam’la, Nesimaci’yi tanıdım. “İstemez” dediğim halde öteki salhaneleri de dolaştırdılar.

Döndüğüm zaman, işkence odasına, ağzına dek alev alev korla yanan, içlerine üç beş tane uzun saplı dağlayacak ateş olmuş demir alet sokulmuş iki kulplu mangal getirilmişti. Bir eski tüfeği iki ucundan tutarak kayışını sarkıtan iki cellatla, elleri başka başka kalınlıkta meşe sopaları tutan üç kişi ayakta.

Beni beklediklerini saklamıyorladı. Geri kalan on-onbeş cellat, önce bekleştikleri masa aralarından çıkmışlar, beni içine soktukları çemberlerini gittikçe daraltıyorlardı. İşkenceci Ziya:

-Nasıl? dedi. Gördün mü yoldaşlarını?

…..

-Akıbetin öyle mi olsun? Yoksa Laz’ın dediğini kabul ediyor musun?

-Hiçbir şeyi kabul etmiyorum.

Alev alev yanan mangallar büsbütün yaklaştırıldı. Beş altı kişi kollarımdan yakaladı.

-Çabuk karar ver. İşimiz çok. Seninle vakit geçiremeyiz sabaha dek… Bu kadar uzattığım, seni efendi adam saydığımdandır. İşkenceyi göze alıyor musun?

-Madem öteki insanlara yapılmış. Burası kanun bilmeyen dağbaşı demek. İstanbul’un ortasında Polis Müdürlüğü’ne değil, eşkıya eline düşmüşüm. İstediğinizi yapacaksınız.

Ziya, yüzünde sinirli seğirme ile dişlerini gösterdi:

-Sana yapmak istemiyordum. Daha fazla yalvaracak değilim. Kendin istedin.Yatırın!

Küçük bir boğuşma geçti. Yırtılma sesleri arasında, içleri kor ve dağlama aletleri dolu mangallardan biri devrildi.

-Dikkat edin müdüriyeti yakacaksınız.

Kendimi, on kişinin karga tulumbası ile havada, sonra pis, kalın, aralıklı taban tahtaları üstüne vurulmuş buldum.

Fazla debelendirmeden falaka mavzeri ayaklarıma sıkılmış göğsüme, kollarıma, başıma ayrı ayrı cellatlar çökmüşlerdi. İçimden ‘demek böyle öleceğiz!’ geçti. Son çabam tükenmişti…

(…)

Ziya’nın sesi her zamankinden şiddetli patladı:

-Son söz. Hemen söyle: Dediğime evet mi, hayır mı?

-Hayır.

Kankusturucunun sesi uzaklaştı:

-Bu günah da bizden gitti: Başla!

Meşe sopaları tabanlarıma aralıksız ve acımaksızın inip kalkıyordu…Ciğerimi koparan acı, sopa sayısını unutturuyordu… Bu daha ne kadar sürerdi? Saçlarım yolunuyor. Göğsüme oturanlar beni boğarca ağırlıklarını artırıyorlardı. Hâlâ niye ölmüyordum? Dişlerimi sıkıp susuyordum. Bu köpeklere bağırışımla zevk vermek istemiyordum. Çığlıklarım, ağrılarımı, çatlayışımı azaltmayacaktı. Düşmanlarımı sevindirecekti.” (Hikmet Kıvılcımlı, Kim Suçlamış)

Nâzım Hikmet’in “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” romanında öne çıkardığı komünist kişilikler işte bu birkaç kişi. 1921’de girdiği komünizm dünyasının içinde; 1922’de TKP’li oluşu, hemen birkaç yıl sonra parti merkezine karşı bir muhalefet hareketi örgütlemeye kalkışması, partisinden koğulması, tekrar kabul edilmesi, mahkûmiyetleri, hapislikleri, ülke dışına kaçısı vb.lerle 1902’de başlayıp 1963’de son bulan fizik hayatında Nâzım Hikmet’in “komünist kişiliğini yoğuran ve biçimlendiren KUTV’da öğrencilik yaptığı 1921-1924 yılları olmuştur. Bazı şiirlerine de yansıttığı bu yıllarını, giderayak “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşimde roman olarak ele almaktan geri durmamıştır.

Romanın finali şöyledir:

Birkaç aylık bir süre İzmir’in varoşlarından birindeki gecekondu-kulübede gizlenen Ahmet (yani Nâzım Hikmet) sonunda trenle dönmektedir:

“Biletim Balıkesir’e kadar” demesine rağmen, bindiği tren hemen Sovyetler Birliği’ne geçmektedir:

“-Moskova’ya yaklaşıyoruz.

Anuşka:

-Kerimle Marusa bizi garda bekleyeceklerdi değil mi? diyor.

-Öyle dedilerdi.

-Kerim çok iyi bir insan. Bak, Sizin partide böyle insanlar ne kadar çok olursa o kadar iyi çalışırsınız.

(…)

Konuklarım var: Anuşka, İsmail, Ahmet, Neriman, Marusa, Ziya, Sİ-YA-U.

Kerim yok. Kerim öldü. Tımarhanede değil. İyileşti, çıktı. Veremden öldü, 1950’nin Mayıs’ında.

Konuklarım kocalmamış. Onları son görüşümde kaç yaşında bırakmışsam o yaştalar. Sİ-YA-U yine sevdalı Anuşka’ya. Ahmet yine kıskanıyor, Sİ-YA-U’yu.

Ziya:

-Bir şiir oku, dedi bana.

Okudum:

Emekçiyim

sevdayım tepeden tırnağa,

sevda: görmek, düşünmek, anlamak,

sevda: doğan çocuk, yürüyen aydınlık

sevda: salıncak kurmak yıldızlara,

sevda: dökmek çeliği kanter içinde,

Emekçiyim,

sevdayım tepeden tırnağa…

Marusa’yla Anuşka’ya şiiri Rusça’ya çevirdim.

İsmail, cigarasını cigaramdan yaktı:

-İyi yazmışsın, iyi, dedi, sonra ayağa kalktı, pencereyi açtı, güneş girdi odaya.

Anuşka’nın ak, uzunca parmaklı, tombul avucunda Ahmet’in eli.

Neriman kalınca sesiyle tekrarladı kocasının sözünü:

– Yaşamak güzel şey be kardeşim.

Konuklarım kocalmamış. Onları son gördüğümde kaç yaşındalarsa o yaştalar, ama ben altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem.” (S. 196-197).

 

 

Paylaş
Önceki İçerikMeçhule Giden Bir Gemi Kalkar Bu Limandan*
Sonraki İçerikMontaigne Üstüne Birkaç Söz ya da Montaigne’li Sayıklamalar
Avatar
Günümüz gazeteci yazarlarındandır. 1 Ocak 1949’da Denizli’de doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın Lisesi’nde okudu. İstanbul’a geldi, Babıâli’de gazeteciliğe başladı (1967). 12 Mart 1971 Darbe döneminde tutuklanıp yargılandı. Afla hapisten çıktı (1974). Gazeteciliğe devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi  ve Sarı Basın Kartı (sürekli) sahibidir. 1980’li yıllarının sonundan başlayarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nda iki dönem (1995-1998) Genel Sekreterlik yaptı. Radikal gazetesinde “Exlibris” köşesini (Ekim 1996-Ağustos 1999), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin yayın organı Bizim Gazete’de “Unutmadan” köşesini (24 Ocak 1998-29 Ekim 2011) yazdı. Yol Televizyonu’nda, 9 Aralık 2011’den 15 Haziran 2012’ye kadar haftada bir, “Emin Karaca ile Unutmadan” programını yaptı. Ödülleri: Köşe Yazısı Dalında; 1993 Musa Anter Gazetecilik Yarışmasında Birincilik Ödülü’nü; İnceleme Dalında 1996 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödüllerinden Mansiyon’u; Dizi Röportaj Dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü’nü; 2001 Cevdet Kudret Araştırma-İnceleme Ödülü’nü; 2006 Ayşe Nur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü; 2012  Doğançayır Belediyesi-Yazılıkaya Şiir Yaprağı Dergisi Nâzım Hikmet Araştırmaları Ödülü’nü kazandı. Kitapları: "Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi/Hikmet Kıvılcımlı" (1989) "Ağrı Eteklerinde İsyan" (Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi), Dördüncü Basım 2013, "Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi" (1929 TKP İzmir Tutuklamasının Öyküsü) İkinci Baskı 2001, "Nâzım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih", Beşinci  Baskı 2011, "Cumhuriyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1994, "Milliyet Olayı" (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1995, "Kalaşnikof’a Güzelleme" (Dergi Yazıları) 1995, "Nâzım’ın Aşkları" 1995, "Eski Tüfeklerin Sonbaharı" (Eski Kuşak 11 Türk Komünistiyle Röportajlar) Dördüncü Baskı 2013, "Türk Basınında Kalem Kavgaları" (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) İkinci Baskı 2008, "Nâzım Hikmet’in Aşkları" (Sevdayım Tepeden Tırnağa) Altıncı Baskı 2010, "Sintinenin Dibinde" (T.C.’nin Hukuksal Öyküsü) Üçüncü Baskı 2013, "12 Eylül’ün Arka Bahçesinde" (Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar) Dördüncü Baskı 2008, "Sosyalizm Yolunda İnadın ve Direncin Adı: Kıvılcımlı", İkinci Baskı 2011,   “Sevdalınız Komünisttir” (Nâzım Hikmet’in Siyasal Yaşamı) Beşinci Baskı, 2010, "Plazaların Efendisi Aydın Doğan" (Bir Medya İmparatorunun Öyküsü) Üçüncü Baskı 2004, "Kaybolan Babıâli’nin Ardından" (Anılar, Portreler, Anekdotlar) 2004, "Vedat Türkali Ansiklopedisi" (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) 2006, "150’likler", Genişletilmiş İkinci Baskı 2007, "Birinci Meclis’te Muhalifler" 2007, "Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil" (Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri) 2008, "Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet", (Nâzım Hikmet’e Dair Yazılar) 2010. "Vaaay Kitabın Başına Gelenler!..", Kasım 2012. "Romantik, Mistik, Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair NÂZIM HİKMET", (Biyografi), 2015. "Türk Edebiyatında Kavga" (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) 2017