“..sonuçta, bir atlet ya da koşan birisi, performans göstermelerini mümkün kılan ruhsal ya da fizyolojik unsurları tanımıyor, ya da bir yazar, yaratısının işleyişini bütünüyle kavrayamıyor olabilir -ayrıca bir yazarın yaratısının ya da ortaya koyduğu performansın niteliği, onu bağlamaz.”[1]

 

Her okur gibi bizler de, Orhan Pamuk’un yazarlık faaliyetinin temelde hangi kuşkunun ekseninde gelişmiş olduğunu merak ediyoruz. Ama sanki daha çok merak ettiğimiz ve sadece kendimize fısıldadığımız soru şudur: Orhan Pamuk gerçekten bir yazar ruhuna mı sahiptir?” Elbette bu soru, Orhan Pamuk göz önünde olan yazarlardan olduğu için akla gelmektedir. Yoksa bildiğimiz tüm yazarlar için aynı soru geçerlidir. Lévi-Strauss’un Hepimiz Yamyamız kitabında, aynı büyüyü yapan iki büyücü yalnız kaldıklarında, yaptıklarının numara mı yoksa gerçekten büyü mü olduğuna dair kuşkularını açık ederler ve buldukları ilk fırsatta bu soruyu sormak ister gibi birbirlerine yaklaşırlar. Yazarlar da yazarlara böyle mi bakar acaba?

Aslında bu büyücü olayı daha vahim bir şeydi ve ben bunu biraz yumuşattım, hem de ortalıkta hiçbir neden de yokken bunu yaptım. Bu bir tür suç mudur okunan kitaba karşı? Yoksa yazmak zordur diye mi böyle bir şey oldu? Aslında yazmak kolaydır, zor olansa insanın kendini “Evet şundan şundan dolayı artık bir disiplin içinde oturup yazmalıyım”a inandırma kısmıdır. ‘Şundan şundan’ diye geçiştirdiğimiz kısım tüm yazarların, “Neden yazıyorsunuz?” sorusunun cevabını içerir ve çok önemlidir. Hiçbir yazar da sanırım, bu soruya tatminkâr bir cevap bulabilmiş değildir. Yazarlar yazdıkları eserlere verdikleri emeğin daha fazlasını, kendini yazar olduğuna inandırmaya verirler. İçte, görünmez ve büyük bir kemirgendir bu. Eserlerin çokluğu ve yazarın kabul görmüşlüğü sağlansa bile, bu sorunun yazarın içinde hep canlı olduğu muhtemeldir; yoksa yazar yazmaya nasıl devam edebilsin ki?

Yine de bu vahim büyü olayını tekrar anlatmaya çalışayım. Sonuçta burada kağıt israf etme olanağı yok. Ama öncesinde okunan bir kitaptan hatırlananların, hatırlayanın dokusunu taşıdığını belirteyim. Hatırlanan, kitaptakiyle aynı olay olsa bile, hatırlayan kişi olaydaki vurguyu kendine göre seçer ya da aslında hatırladığı şey, tekrar kurduğu yeni bir şeydir. Olay şöyle; ihtiyar bir büyücü genç bir büyücü adayına bir numara öğretir. Genç, bir zaman sonra öyle iyi yapıyordur ki bu büyüyü, artık kabilede kimse ihtiyar büyücüye gitmez. İhtiyar adam kederinden ve tabi ki merakından bir ağacın altına oturmaya giderken, büyük kızından genç büyücünün oturacağı ağacın altında kendisini ziyaret etmesini ister. Birkaç kere haber yollanmasına rağmen genç büyücü gelmez; ancak sonunda artık mecburen gelir ustası olan büyücünün yanına. İhtiyar büyücü genç büyücüye bir tek şey sorar ve eğer genç büyücü cevap vermezse, ölünceye kadar ağacın altında kendisini aç susuz bırakacağını söyler. İlk başta komik gelecek insana ama sorusu şudur: Zamanında ihtiyar büyücünün genç büyücüye öğretmiş olduğu büyünün gerçek mi yoksa bir numara mı olduğunu öğrenmek istemektedir. Nihayetinde ihtiyar, bir cevap almadan ölür. Bizim gibi bir tür hazla mazlumlukhamuruylayoğrulanlar hemen genç büyücünün ihtiyar büyücüye vicdansızlık ettiğini düşünürüz. Tamam, bu iyi niyetli bir bakış olabilir ama iyi niyet bu olayı anlamak için yeterli değildir. Aslında genç büyücü artık yaptığının bir tür büyü mü yoksa numara mı olduğunu birbirinden ayıramadığını, belki de ikisinin de artık ona bir göründüğünü, sonuçta inanmadığı bir şeyin etkisini de kabile üstünde gösteremeyeceğini düşünmüş ve bütün bunların farkına vardığı için bir cevap verememiştir. Onun durumu daha bir zordur sanki.

Yazarlar da böyle bir şey mi talep eder öteki yazarlardan acaba? Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk romanında tutturmuş olduğu coşkun dilden ve bu romanda küçücük keşfinden dolayı eleştiri ve saldırılara uğrar. Bunları toptan bertaraf etmek için, bir tür roman-saldırı, roman-cevap yapısını taşıyan Profesör Y ile Konuşmalar romanını yazar. Romanları cilalı (yani eski olan romanlara bir cila çekerek tekrar yazma girişimi) ve küçük bir keşifle yazılan romanlar diye ikiye ayırır. Biz de her bir romanı okurken hem yazar hem romanı için cilalı mı yoksa içinde küçük bir keşif mi taşıyor acaba sorularıyla baş başa kalırız, çünkü artık yazarın, kendisi ve eseri için sağlıklı bir cevap vermesini bekleyemeyiz büyücü olayındaki gibi.

Bir romanı okurken, yazarının gerçek bir yazar mı yoksa yazarlık numarası yapan biri mi olduğunu sezinlemeye çalışırız. Bunu en iyi dile getiren yazar Marcel Proust’tur. Bu konuda sanki bir taraftan bize yardımcı olmuş gibidir. Proust, bazılarının sanat çevrelerine girmeye duydukları arzu ve bunu hiç beklemeden gerçekleştirmek istemelerinin altında yatan şeyin, kesinlikle bir sanatçı ruhlarının olmadığının en büyük kanıtı olduğunu söyler bize. Buna ruh diyelim, nasıl ki Waldo peygamberlerin tüm öteki insanlardan farklı olduklarını söylüyorsa, sanatçılar için de kullanılabilir bu. Kaldı ki peygamberler de azdır, sanatçılar da.

Orhan Pamuk’un, yazmanın bir tür iyimserlik olduğunu söylediğini duymuştum. Acaba biz de sadece bu şekilde mi bakalım yazarlığa? Kâğıdı değil ama umarım zamanı israf etmedik yine.

[1] Roman Sosyolojisi, Lucien Goldmann, Çev: Ayberk Erkay, Birleşik Yayınevi, 2005, 40. Sayfa.