Gökçen Çiftlik

6 Mart 2018

 

Belma Fırat, toplumsal ve öznel sınırların birbiri içinde tükendiği, kahkahaların ancak “öteki”nin acısında yer bulduğu bir dönemin sorunlarını öyküleriyle gün yüzüne çıkaran bir yazar. Yazarın ilk kitabı Alışın Buradayız’ın ardından Notabene Yayınları tarafından okuyucuyla buluşan ikinci kitabı Kuyuda, acıların saklandığı hakikat kuyusunun en dibinden bizleri unutmak zorunda bırakıldığımız bir geçmişle yüzleştiriyor. Son öykü kitabı Bugün Anne Gibi Değilim’in raflarda yer aldığı bugünlerde, Belma Fırat ile Kuyuda’yı ve öykücülüğü konuştuk.

Kuyuda adlı öykü kitabınızı yazarken nasıl bir süreçten geçtiniz? Kitaptaki öyküler sizin yazarlık sürecinizi nasıl etkiledi ve biçimlendirdi?

Genellikle bir meselem olduğunda öykü yazarım. Öyküler biriktiğinde bunların belirli bir tema etrafında yoğunlaşmış olduğunu fark ediyorum. Kuyuda kitabımda da böyle oldu. Meselem içerisinde bulunduğumuz karanlık siyasi ortamdı. Faili meçhuller, Gezi’de katledilenler, Cizre ve Suruç gibi üstesinden gelemediğimiz acılar. Daha sonra öykülere dönüp baktığımda ölümle uğraştığımı gördüm. İçinde bulunduğumuz coğrafyada sonu gelmeyen acılarımız ve yas tutamayışımızla… Yasını tutamadığımız ölüm açık bir yara gibi kanamaya devam eder. Kuyuda bu ruh haliyle oluştu. Öte yandan öykülerde ölümü metafor düzeyinde de ele aldım. Bir idealin ölümü, aşkın ölümü ve hatta öykü karakterlerinin ölümü gibi…

Öykülerinizde, içinde yaşadığımız dünyanın hep göz ardı edilen, dışlanan karakterlerin, yani “mağdur/öteki” olanın hikâyesi görülüyor ve söz konusu “mağdur/öteki” olanların toplum içindeki yeri gittikçe genişliyor günümüzde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öteki dediğimiz anda toplumda bir antagonizmanın, yarılmanın varlığından söz ediyoruz. Kimdir bu öteki dediklerimiz diye sorduğumuzda karşımıza göçmenler, işçiler, kadınlar, LGBTİ bireyler gibi belirli kimlik ya da sınıf kategorisine indirgenerek iktidarın baskısına maruz kalan gruplar çıkıyor. Hem Michel Foucault’da hem de Judith Butler’da gördüğümüz üzere kimlik; toplumsal söylem ve pratikler aracılığı ile tarihsel olarak kurulmuş bir inşadır ve iktidar, kimlik siyaseti üzerinden işlerlik kazanır. Bu nedenle iktidarın yolunu açtığı kimlik siyasetini olumlamak, bize norm olarak dayatılan kimliklerin içine yerleşme çağrısına uymak bir anlamda iktidarın bizleri düşürdüğü yere düşmektir. Öte yandan iktidarın kimlik siyaseti üzerinden tesis ettiği; kadın/erkek, eşcinsel/heteroseksüel, deli/normal, göçmen/yerleşik, işçi/işveren gibi ayırımlar bir ötekileştirmenin temsili haline geldikleri ölçüde pek çok antagonistik direniş ve mücadele alanına imkân açar. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe “Hegemonya ve Sosyalist Strateji” isimli eserlerinde hegemonya kavramını farklı iradelerin eklemlenmesi biçiminde yeniden tanımlarlar. Böylelikle, Mouffe ve Laclau’ya göre hegemonik politika, toplumsal antagonizmanın yeri haline gelen farklılıkların saf bir biçimde sabitleştirilmesinin koşullarını ortadan kaldırmakta ve bütün toplumsal kimlikleri pek çok eklemleyici, dönüştürücü pratiğin buluşma noktaları haline getirmektedir. Bu süreci esasen Gezi’de görmüştük. Gezi, kimlik ve ideolojik aidiyetlerin askıya alındığı eklemlenmeler üzerinden; herhangi bir sınıf ya da siyaset yöntemi altında tanımlayamayacak bir itiraz biçimi olmuştu. LGBTİ, ekoloji, feminizm, kentsel mücadeleler, göçmenler gibi farklı unsurların sürekli eklemlenme halinde olduğunu düşündüğüm queer perspektifi ve bu düşünce biçimini mümkün kılan Queer Teori’yi; mağdur ve dışlananların kendilerini ifade etme imkânı bulacakları bir itiraz alanı olarak görüyorum.

“Kuyuda” öyküsünde geçmiş ve gelecek ölüm ve sessizlik temasıyla birleşiyor. Kitaba adını veren kuyu metaforu için binlerce yıllık her türlü ötelenen bireyin içinde kaybolduğu, sessizliğin hâkim olduğu bir döngü diyebilir miyiz? Kuyu sizin için ne anlam ifade ediyor?

Kuyu burada hem yazarın kuyusu hem de içinde insanlığın hikâyelerinin, felaketlerinin gizlendiği bir kuyu. Yazarın kuyusu derken; yazarın kendi yazma imkânları üzerine düşündüğü ve yazınsal mekânın yaşadığımız felaketleri temsil etme gücünü sorguladığı bir karanlığı, dipsizliği, yanıtsız kalma durumunu ifade etmek istiyorum. Bu çerçevede, yazmak, hakikati tüm yönleri ile dile getirmek bakımından sonuçsuz bir çabadır. Sessizlik bu gayretin beyhudeliğinden kaynaklanır. Yine de bundan geri duramayız. Öte yandan bir de felaketin yaşattığı, felaket sonrası sessizlik vardır dile getirilemeyen. Felaketle ilgili söz almak, Jacques Rancière’e göre felaketin mağdurlarının sözünü çalmaktır bir anlamda. O nedenle belki bunu sadece sessizlik içinde ve sessizliğin içinden sezdirmeyi umut edebiliriz. Felaketin sessizlikte saklı kalışını, Maurice Blanchot’nun “Felaket Yazısı”ndan alıntı yaparak, susmak isterim.

“…daima felaket sonrasındaki felakettir, yakıp yıkmayan sessiz geri dönüştür, ki felaket o dönüşte saklanır.”[1]

“Her söylendiğinde söylenecek olarak kalan felakettir…”[2]

 

İçinde bulunduğumuz dönem, aydınlık sözünün tamamen zıttı. Dünya ve ülkemizde bireyler zor zamanlardan geçiyor. Hikâyelerinizdeki hesaplaşma ve dayatılanı kabullenmeye karşı çıkış üzerinden gidersek sizin birey olarak mücadeleniz nasıl şekilleniyor? Hikâyeler için bireysel bir savaşın sesi demek doğru olur mu?

Edebiyat dille, sözcüklerle yapılır. Dil ise toplumsaldır, tarih yüklüdür. Bu nedenle en öznel düşüncelerimiz bile toplumsalın dolayımından geçer. Öyle ise, dil üzerine kurulan bir sanat olarak edebiyatın toplumsal ve ideolojik olandan kaçınamayacağını ve bağımsız olarak yapılamayacağını bilmeliyiz.

“Edebiyat Nedir” isimli eserinde hem yazarın hem de okuyucunun tarihe batmış olduğunu söyleyen Jean Paul Sartre’a göre yazarın görevi dünyanın görünüşünün üzerindeki perdeyi kaldırmaktır. Bu çerçevede yazmak bir eylem biçimidir:

“‘Bağlanmış’ [angaje] yazar sözün bir eylem olduğunu bilir: Ortaya koymanın değiştirmek anlamına geldiğini ve bir şeyin üstündeki örtülerin ancak değiştirmek istediğimiz zaman kaldırılıp atılabileceğini de bilir.”[3]

Bu anlamda edebiyatı bir eylem biçimi olarak görüyor ve hem okura karşı hem de örtüsünü kaldırmaya niyet ettiğim insanlık durumunu samimiyetle dile getirmek bakımından tarihsel bir sorumluluğum olduğunu düşünerek yazıyorum. Yazınsal mekânda hakikati açığa çıkarma imkânları üzerine düşünmeyi önemsiyorum ve daha da önemlisi edebiyata yönelik etik bir tutum olarak samimiyet ve niyet etmeyi benimsiyorum.

Son zamanlarda ötekileşen bir diğer kimlik olarak kadın, eşcinsel bireyler hakkında yazılan metinler görüyoruz. Fakat bu metinlerde eziyet fazlasıyla gösterilirken mücadele eksik kalıyor.  Başta “Kadınca” öykünüz olmak üzere, diğer hikâyelerinizde de karakterlerin bu umut verici direnişi sizin için nasıl bir önem arz ediyor?

Aslında günlük yaşamda hayatta kalmak için verdiğimiz her türlü mücadele direniştir. Kadınların belki epik türden bir direnişi yok ama bu epik kahramanlık hikâyeleri de eril kodlar içeriyor. İdeolojik bir aygıt haline gelen dille mücadeleyi, eril dili gördüğümüz her yerde dönüştürme çabasını, kadın ve LGBTİ haklarını savunan sivil toplum kuruluşlarının etrafında kenetlenmeyi önemsiyorum. Öykülerimizde boyun eğmeyen, güçlü kadın karakterler kurgulamak da elbette bu mücadelenin parçası.

“Avatar” adlı öykünüzde farklı türlerin, edebiyat ve sinemanın iç içe geçtiği türler arası özellikler mevcut. Dünyanın herhangi bir yerindeki kadın ve erkek bir filmdeki başka karakterlerin travmalarını, var oluş sancılarını deneyimliyor. Bu iki katmanlılık gerçekliğin altını oymayla birlikte okuru da öyküyü okuma süreciyle ilgili bir noktaya taşıyor diyebilir miyiz?

“Avatar” öyküsünde dünyanın herhangi bir yerindeki bir kadın ve bir erkek aynı anda bir aşk filmi izliyorlar. Film kahramanlarının aşk kitaplardan yaptıkları alıntılar üzerinden kendi aşk hayatları ile ilgili bir hesaplaşma yaşıyorlar. Bu öyküde biraz da aşkın ölümünü işlemek istedim. Belki de aşkı yaşamanın imkânsızlığını. Beklentilerdeki uyumsuzluğu. Bu anlamda evet, “Avatar”ın hikâyesi için, aşka ilişkin kabul gören düşüncelerin altını oyma denemesi diyebiliriz.

Son olarak, okuyucusuna kavuşan her kitap yazarında büyük değişimler yaratır ve onun yazma sürecini şekillendirmede yeni bir rol oynar deniliyor. Kitabın bitiminde öykü yazma serüveninde neredeydiniz ve okurdan beklentileriniz neler oldu yahut olmaya devam ediyor?

Kitap yazıldıktan sonra yazarın elinden çıkar ve onun bir sanat olarak varoluşa gelmesi okuyucusu ile karşılaşmasıyla mümkün olur. Kitap her okuyucu ile birlikte yeniden okunur ve anlamı çoğalır. Bir yazar olarak dileğim elbette kitabımın okuyucusu ile buluşmasıdır. Ondan sonrası okurun tasarrufundadır.

Kuyuda kitabımı tamamladığım sırada kadın öykülerine yoğunlaşmayı arzuluyordum. Kadınlığın kimlik olarak bir inşa; erkekliğin arzularını temsil eden, onu “kutsal anne”, “evinin kadını”, “fahişe” gibi rollere hapsederek fetiş haline getiren bir kurgu olduğunu ortaya koyan öyküler. “Bugün Anne Gibi Değilim” isimli son öykü kitabımda; toplumsal cinsiyet temsillerine karşı koymayı bir direniş biçimi olarak algılayan, politik farkındalıklarını cinsel edimlerinin içine taşıyan, cinselliğin toplumsal/siyasi tahakküm biçimlerinin bir arenası olduğunun bilincinde ve bu olguyla yüzleşmekten kaçınmak yerine, aykırı cinsellikleri üzerinden iktidarı ifşa etmeyi seçen kadınları yazmaya çalıştım.

[1] Blanchot, Maurice: Felaket Yazısı, çev.: Kılıç, Ufuk A., sa:17, Monokl, 2014

[2] Felaket Yazısı, sa:54

[3] Sartre, J. Paul: Edebiyat Nedir, çev.: Onaran, Bertan, sa:31, Can Yayınları, 2011

 

Belma Fırat, Kuyuda, Notabene Yayınları, 2016.