Fotoğraf: altmedia.net.au

Fatma Nuran Avcı

3 Temmuz 2018

 

2003 yılında Alman Yayıncılar Birliği tarafından Amerikalı deneme ve roman yazarı, kuramcı, eleştirmen, insan hakları savunucusu Susan Sontag’a (16 Ocak 1933-28 Aralık 2004) geleneksel Barış Ödülü veriliyor. Yazar törendeki yaptığı konuşmada;

“Bence yazar, dünyada neler olup bittiğine dikkat eden kişidir. Yani insanoğlunun ne tür kötülüklere muktedir olduğunu anlamaya, içselleştirmeye, ilişki kurmaya çalışan, ama bu anlayışın sonunda kendisinin yozlaşmasına, bunların onu alaycı ve yüzeysel kılmasına izin vermeyen kişidir,” diyor.

Susan Sontag uzun, anlamlı konuşmasında Avrupa ve Amerika’yı kıyasıya eleştiren ateşli, cesur sözler sarf ediyor. Yazarın yaşam öyküsü, yazdıkları, duyarlılığı, mücadeleci kişiliği, savaş karşıtlığı, fikirleri düşünülürse onun çıkardığı bu önemli sonuca yakından bakılmalı. Yaptığı yazar tanımı tartışılabilir elbette. Aşağı yukarı benzer pek çok cümle kurulabilir, eklemeler yapılabilir ama yazarın dünyada neler olup bittiğine dikkat etmesi ön koşuluna katılmamak mümkün görünmüyor. Susan Sontag bu geniş alana dikkatle bakması gereken yazara, görev ve sorumluluk bilincini hatırlatıyor.

Her şeyin olağanüstü bir hızla ve sürekli değiştiği günümüz dünyasında hayat topyekun bize farklı şeylerle geliyor.  Olumsuzluklar, sorunlar büyürken neye, nasıl bakalım derken, gündemin kaygan zemininde şaşkın tanıklığımız devam ediyor. Yazılacak pek çok konu başlığımız bulunurken kaç tanesi yazara dert olup eserine yansıyor? Toplumsal gerçekliği yazabilmenin cesaretini kıran yasaklar, iktidarın tahammülsüzlüğü, mutlak gücün dayatmaları yazara moral bozukluğu, git gide kırılma, küsme, kenara çekilme olarak mı geri dönüyor? Bu yıldırma biçimleri, engeller mazeret kabul edilebilir mi? Anlatımdaki biçem oyunlarının sınırsız olduğu yaratıcı yazma eyleminde, yazar kaçmanın çözüm olmadığını görmezden mi geliyor? Toplu taşıma araçlarındaki kalabalıkların yüzündeki karamsarlığı, tükenmişliği görmek istememesi gibi, okuduğu haber sitelerini hızlıca geçerek medyanın yalandan ibaret olduğuna, güvenilmezliğine sığındığı gibi, bankamatik kuyruklarında en küçük para meblağını çekmek isterken sabırsızca bekleyenlere aldırmamak gibi, bakımsız, kendinden vazgeçmiş genç insanlarla dolup taşan bahis oyunlarının oynandığı küçük, havasız yerlere sıkışmış yığınların, az sonraki oyunun bitiminde gerçekleşme ihtimali olan hayalleri için kısacık bir an parlayan gözleri yakalayamamak gibi…

Susan Sontag, yazar, insanoğlunun ne tür kötülüklere muktedir olduğunu anlamaya, içselleştirmeye, ilişki kurmaya çalışmalı, diyor. Cinayetler, çocuk tecavüzleri, eğitimli, eğitimsiz işsiz gençlerin, annelerin intiharı gibi nice insanlık dışı durumla dolu haber içeriklerini her gün okuyoruz, izliyoruz. Tıklanma rekorları kıran çeşitli, ilginç videolar sergileniyor, sosyal medya ortamında. Sayısız sıcak olaylar, gelişmeler… Yaşam mücadelesi veren sıradan insanın, koşullar dolayısıyla tepkisi, dönüşümü tüm algımızı yerle bir ediyor. Toplumsal olayları yakından takip edip etmemek kişisel tercih olabilir ama yazarların bu durum karşısında tutumları, yapıtların insanların dünyalarında iz bırakabilecek güçte olduğu düşünülünce önem kazanıyor. Duyarlılık, farkındalık, derin duygu ve düşüncelerin toplamı, bireye, topluma bakış açısı, görme biçimiyle hareket eden kalemin etkilenmesi, tüm bunların sayfalara yansıması beklentimiz olmalı mıdır? Mahkeme tutanaklarının gizliliği, üçüncü sayfa haberlerinin kısalığı akla geldiğinde, gerçek bir yazarın yazdıklarına paha biçilemez sanırım. Dünya edebiyatı şaheserlerinin, zamansızlığı, evrenselliği aynı tutarlılıkta okunur olmalarının nedeni, insanın var olan özelliklerini gösterebilme gücü, inandırıcılığı değil midir? Yaratılan kahramanların adı, yaptıkları bu kitapları değerli kılmadı mı? Sürüp giden hayatın, sokağın, bir odanın içinde, o anda yazılmıyor mu metinler? Katilin karar verip birini öldürmesi de hep aynı anda saklı değil mi? Bir cinayet arka perdesiz, bir katil hikâyesiz olur mu? Sıradan insanın günlük koşturması içinde bir anda gelip geçtiği, umursamadığı olay, bir yazarı nasıl etkiler? Soracağı sorular, arayışlar, araştırdıkça ortaya çıkan başka durumlar yok mudur? Yazar, kazıcı gibi o katilin iç dünyasına girmez mi, sezgileriyle, mantığıyla onu yeniden yaratmaz mı?

Gerçekçiliğin öncüsü ve kurucusu kabul edilen Balzac;

“Bir kitap yazmadan önce yazar, ya karakterleri çözümlemeli, bütün törelerin içine girmeli, dünyayı gezmeli, bütün tutkuların yaşantısına katılmalı; ya da tutkular, ülkeler, töreler, karakterler, doğal olgular, ahlak olguları hepsi yazarın zihninden geçmeli,” diyor.

İnsanı anlama çabasıyla yola çıkarken ona ait ayrıntıları görmenin yetmediğini unutmamalı. Tüm çevresel, sosyolojik, psikolojik şartlar incelenmediğinde yaratılan eserler derinlik ve inandırıcılıktan uzağa düşebilir. Yazar kan donduran haksız ölümlerle çirkinleşen dünyayla mı, kendi dünyasıyla mı daha çok ilgileniyor? Kişisel sıkıntılar, içsel sayıklamalar şeklinde, toplumdan giderek uzaklaşmış, mutsuzluğunu da, mutluluğunu da tek başına yaşayan bu tekil kurmaca kahramanların olduğu yeni kitaplar giderek çoğalıyor. Bunların merak ve heyecanla okunması beklenebilir mi? Ya da kitapları yeni satış yöntemleriyle tanıtarak alıcı bulma, promosyon gibi yaratıcı fikirlerle başarılıyorsa da, bu eserleri kalıcı kılabilecek mi? Yazarı ve kitabı çoktan gösteri toplumunun bir parçasına dönüştü mü?  Yayın dünyasındaki yeni türlere bakılırsa, yazar ve okurunu buluşturan, edebi değer bir yana, bugüne dair gerçek konuları olmayan, yapay projeler raflarda yerini alıyor. Değiştiremediği yaşamını, kendi acısını, uğradığı haksızlığı, isyan dilinin en sivrisiyle yazmak elbette yazanın tercihi. Çok satan bir yazar olup maddi çıkarlarını düşünmek de bir tercih. Ya da konforlu evinde, dünyayı ülkesiyle karşılaştırırken geçmişten bu yana yapılan yanlışları, siyasi tutumları edebiyatına küskünlük ve kırgınlıkla yansıtma biçimi de tercih olabilir. Ancak yaşanan zamandan uzak steril biçimde, ruh ve beden sağlığını ön planda tutmak okurun, yazarın, toplumun özgür seçimi gibi görünse de insan olmanın gereklerini gözden kaçırmamalı.

Dünya çapında ünlü yazar, barış elçisi Susan Sontag, yazarın dünyaya dikkat eden, kötülükleri anlayan, tutumunun altını çizerken, bunların sonunda kendisinin yozlaşmasına, alaycı ve yüzeysel kılmasına izin vermeyen kişidir, diyor. Yazarın düşebileceği bu tuzak için Susan Sontag’ın uyarısı elbette boşuna değil. Yaşamının en verimli yıllarını sahil kasabasında geçirmeye karar vermiş yazar, son romanı için kurgusunu yaparken tümüyle kendini dış dünyaya kapatabilir. Paralel zamanda başkentte patlayan bombadan, besin zehirlenmesiyle ölen parasız yatılı okul öğrencilerinden haberdar olunca yeni bir kahraman romanına dahil olabilir mi? Ya da yazdığı romanı baştan sona yeniden kurgulayabilir mi? Toplumu uzun yıllar gözlemleyen yazar insanların cahil tutumlarına, yanlışlara, aksayan yanlarına ciddi eleştiriler getirmedi mi? Kitaplarında okuruna bunları göstermeye çalışmadı mı? Ülkemizin geçirdiği siyasi bunalımlar, darbeler, acılar edebiyatımızda yerini alırken işkence çığlıklarını yazarken bir nebze de olsa tarih yazmanın da onuru yok muydu?

Günümüzde, çıkardığı kitapları sayı ve baskı adediyle ölçen cilalanmış, parlatılmış belli yazarlar, belli kitleye sahip olduklarının kıvancıyla başarısının tadını mı çıkarıyor? Ya da kimileri eleştirilere karşı öfkeli tepkiler verip kulaklarını tıkayarak kendini sorgulamak, gelişmek yerine adasında yaşamaya mı devam ediyor? Elbette yazar da kişiliğine saygı bekleyen birey. Ancak bu beklentinin içinde, toplumun neden okumayı reddettiğine dair soruları sorarken yapabileceklerini, çözümlerini aramıyor, bulamıyor?

Görselliğin, kısa, vurucu, ironik cümlelerin anlık etkilerinin peşinde müthiş bir zamanın içindeki yazar bu durumu olumlu şekilde değerlendiremez mi? Günlük yaşamın içinden gelen, aslında tam da toplum algısını ele veren bu cümleler kendi yaratıcı metninin başlangıç noktası olamaz mı? Dışlamak, yok saymak, küçümsemek bu mecranın hızla yükselişini engellemiyor. Yazarın karşı koyması ya da öfkesi işe yaramıyor sanırım. Toplumun damarları burada atıyorsa, zamanın akrep ve yelkovanına yakından bakılmalı.

Susan Sontag yıllarını üretmeye adamış, mücadelesinden asla vazgeçmemiş bir yazar. Çağına bakarken, dünyayı kıtalar arası eleştirirken haklılığını, yaşam biçimi, emeği ve kitaplarında görmek mümkün. Yazara bakınca ünlü olmayı kısa zaman aralığında gerçekleştirmeye çalışmanın yanılgısını anlayabilecek miyiz? Topluma sırt dönüp içimizde yaşadıklarımızı değerli ya da çok sıra dışı sanmanın aldanışından uyanabilir miyiz? Acının gerçek seslerini, duyun bizi, yazın bizi, diyenlerin haykırışını duyacağımız gün gelmeden, sahiden ‘yazıyor’ olabilir miyiz?

Sahi, ne yazıyoruz?

 

 

Fatma Nuran Avcı – Özyaşam Öyküsü
1966 Aksaray doğumlu. İlköğretimini Sakarya’da, liseyi Bursa’da tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. 2011’den bu yana Yaratıcı Yazarlık Atölyelerinde eğitim alarak öykü yazmaya başladı. NotosLacivertVagonEdebiyatistGamlı BaykuşRoman Kahramanları gibi dergilerde öyküleri, kitap tanıtımları, söyleşileri yer aldı. 2018 yılı mart ayında Son Cevizlik adlı ilk öykü kitabı Notabene Yayınevi’nden çıktı. İzmir’de yaşıyor. Evli bir kız, bir erkek çocuk annesi.