Yazar Banu Özyürek ile Tuğba Gürbüz Söyleşisi

22 Şubat 2018

 

Öykü ne değildir?

Bu soruya daha önce epey öfkeli bir yanıt vermişim, şunlar bunlar değildir diye. İnsan üzerine bolca laf döküp saçan, saçmak isteyenlerden,  yapma çiçeklere benzettiklerimden, hep aynı sesi duyuyormuşum izlenimi bırakan öykülerden yakınmış, kendi tanımımda bunları dışarıda bıraktığımı belirtmişim. Temelde aynı şekilde düşünmekle beraber bugün o yanıttaki bilgiçliğin de öfkenin de bana biraz gülünç geldiğini itiraf edeyim. Bir de bu tarz eleştirilerin, tekrar edile edile eleştirdikleri şeyden de ölü bir şey haline geldiklerini düşünüyorum. Faulkner’ın biçim konusunda verdiği bir yanıt vardı; tam ifadeyi hatırlayamıyorum ama “Yazarsınız, iyiyse ortada biçim vardır, kötüyse zaten hiçbir şey yoktur” minvalinde. Ya da ben böyle yorumladım cümlesini. Verebileceğim yanıt biraz ondan aşırma olacak; yani yazarsınız, iyiyse, iyi bir bileşimse öyküdür, kötüyse de öykü değildir.

Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?

Akrabalık kurmak değil ama kitabımın girişinde de kullandığım, Peter Handke’nin Çocukluk Şarkısı’ndan şu dizeler beni çok etkiler:

Çocuk henüz çocukken

bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı

ve şimdi hep tekrar uyanıyor

Bu dizelerde bütün bir hayat duygusunu hatta hayata dair temel duygumu buluyorum. Şiirin diğer dizeleri de çok güzeldir;

Her şey yaşam doluydu

Ve tüm yaşam birdi

mesela…

Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?

Atmosfer benim için çoğu zaman ilk birkaç cümledir. Oradan metnin tamamına yayılan ve yapıtın biricik dünyasında olduğumu hissettiren duygudur. Ayak bastığımız yeri, ufkumuzda neler olduğunu, karakterin x durumda hırsla dudağını ısırarak ortamda nasıl bir hava estirdiğini bilmek evet, ama ben atmosferin betimlemeden ziyade yazarın kafa sesinin yarattığı etki olduğunu düşünürüm.

Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?

Bu seçim yapabileceğimiz bir konu mudur gerçekten? Sonuçta bu çağın içinde, bu çağın vaatleri, umutları, umutsuzlukları, hastalıkları, mücadeleleri ile biçimleniyorsunuz. Bu çağın insanlarına değiyorsunuz, alışverişinizi onlarla yapıyorsunuz, aynı sosyal, kültürel manzaralara bakıyorsunuz. Dolayısıyla zaten siz bu çağsınız. Tanık olmaktan öte o’sunuz. Yazdıklarınız da o. O ve o’na karşı.

Böyle kesin ayrımlar, vazifeler, nişanlar hoşuma gitmiyor. Hele vazife hiç hoşuma gitmiyor. Birileri tepeden doğru yolu işaret ediyor ve okuldan çıkmış bir grup öğrenci birbirini ite kaka ama asla usluluğun sınırlarını zorlamadan o yola girmeye çalışıyor. Ne kadar sıkıcı, ne kadar anlamsız ve ne kadar edebiyat değil.

Yazar çağının tanığı olmuş peki, ama metin edebi olabilmiş mi? Konumuz edebiyatsa, ben buraya bakıyorum.

Ernest Hemingway, “… bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris’in çatıları üzerinden bakarak: ‘Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,’ diye düşünürüm,” diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?

Yazarken tıkandıysam, tekrar yazma isteği ve gücüyle dolana kadar masadan uzaklaşırım. Zorlamak işe yaramaz, iyice batarım. Ve battığımı gördükçe daha da batarım. Bu uzaklaşma artık birkaç gün mü sürer birkaç ay mı daha fazla mı bilemiyorum. Ben ne yazık ki düzenli çalışabilenlerden değilim. Ne yazık ki diyorum ama bir yanım da bunda yazıklanacak bir şey yok diyor; yollar başka başkadır ve benimki de bu. Bağım daha duygusal bir yerden. İçten, zorlayan bir kuvvete gereksinim duyuyorum. O olduktan sonra, cümleler doğru da olsa yanlış da olsa bir şekilde beliriyor zaten. Yanlışlar zamanla siliniyor, doğrular kalıyor ya da yeni doğrular gelip giriyor metne.

Ama okumak oldukça verimli bir jeneratör bu tıkanıklık zamanlarında, yani kesinlikle benim makineyi çalıştırıcı etkisi oluyor. Okurken okurken bir anda elimdeki kitabı bırakıp iştahla yazmaya başladığım pek çok zaman biliyorum.

Dil amaç mıdır, araç mı?

Araç ya da amaç olmaktan ziyade bir mücadele alanıdır demeyi tercih ederim. Yani hem imkânlar vaat ederek sizi yapabilecekleriniz için heyecanlandıran hem de imkânsızlıklarıyla yolunuzu kesen bir alan.

Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?

Bu söylediğinizi öykü karakteriyle ilgili değil de meselesiyle ilgili yaşarım daha çok. Yani bir şekilde meseleyi çözememişsem geri dönerim. Devam metni olabilir, bozup yeniden yazmak olabilir. Bir Günü Bitirme Sanatı’nda örneğin birbiriyle bağlantılı hikâyelerim vardı. Anlatmak istediğim şey o öykülerle bitmemişti ama bir yandan da o öyküler çoktan bitmişti. Uzatmak çare olamazdı, metinler kendi içlerine kapanmışlardı artık. Ben de peşlerine taktığım ikinci metinlerle işi çözmeye çalıştım.

İlhan Berk “Anlam ve Anlamı Aşmak” başlıklı yazısında, “Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar,” diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?

Anlamı aşmak tabii büyük bir söz ve şiir için daha uygun bir ifade gibi duruyor. Öykü için de elbette anlamı, anlatımı, bakışı, yapıyı zorlayan denemeler yapılmalı, yapılıyor da. Yani hepimiz bir şeyler deniyoruz. Planlı programlı olmasa da çalışmalarımız, bunların birikimi bizi başka yerlere, yeni yollara çıkarıyor. Zaten edebiyatın tamamında bir deneme, mücadele ve aşma gayesi yok mudur? Yazarken hep bir adım olsun ileri gidebilecek miyim diye düşünüyorum. Ama bu ‘ileri’ nin ne olduğunu tarif edemem.

Yukarıda sorduğunuz anlamda Hüseyin Kıran’ın romanlarındaki dil dünyasını güçlü bulduğumu, Semra Topal’ın yazma biçiminin cesaretlendirici olduğunu söyleyebilirim.

Kim konuşuyor burada? Öyküde “ben” kimdir? Öykücü metnin neresindedir?

Öykücünün tercihine göre, metne göre değişir. Şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır tarzında bir mecburiyet göremiyorum. Neden olsun? Aksine birtakım formülleri, izleri takip etmenin bize çok şahane tek tip metinler armağan ettiğini göremiyor muyuz? Biraz gevşemeliyiz ve herkes kendi yolunu aramalı, her anlamda.

İyi metin olsun da isterse yazar metnin göbeğinde otursun yahut onu kendinden tutabildiği kadar uzakta tutsun, eğer metni bunu talep ediyorsa. Ben yazarın metninden kolayca ayrılabileceğini düşünemiyorum açıkçası. Sonuçta metin yazanın bilincinden çıkar. Yani yazar isterse kendini Fizan’da sansın, farkında bile olmadan metinde volta atıyordur. Fakat bir yandan da öyküdeki “ben” öyküdeki “ben”dir. Çünkü yapıt kendi gerçekliği ile vardır.

Kundera’nın “Bütün romanlar ben’in bilmecesiyle ilgilidir” ifadesini öykü için de düşünebiliriz ve yazar o bilmeceyle uğraşıyorsa, metnini zayıflatmayacak biçimde istediği yerde konumlanabilir.

“Eserin ilk hâli bok gibidir” demiş Ernest Hemingway.

İlk taslak ortaya çıktıktan sonra yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek… Hiç bitmeyecek gibi  görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alaırken ya da kitapların sonraki baskılarına herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Hemingway’in cümlesi metinlerimin çoğu için geçerlidir diyebilirim. Henüz, bir defada yahut defalarca çalışmadan bitirebildiğim bir metin olmadı. Yazmak istediğim metne, ancak onu defalarca yazdıktan sonra ulaşabiliyorum. Bazen de defalarca yazsam da ulaşamıyorum ve kendime “sen bunu yazmaya hazır değilsin” diyerek metni -belki- daha sonra yazılmak üzere bir kenara bırakıyorum.

Benim için yazmak bir düşünme biçimi. Çoğu zaman saplantı derecesinde yoğunlaştığım bir fikir ya da duyguyla yola çıkıyorum. Bunun da konuya mesafenizi kaybetmek ve duygusal bir yüzeyde debelenmek gibi riskleri var. Bu risklere karşı elimden geldiğince uyanık olmak ve kendi tuzaklarıma düşmemek isterim. Çalıştıkça (çalışmaktan kastım dil temizliği, işçilik değil) yani düşündükçe metin gelişir, boyutlanır ve gerçekten olması gereken şeye doğru ilerler. Benim için en azından böyle oluyor.

Sonuç ne olursa olsun ve yol çok sıkıntılı, zaman zaman üzücü ve sinir bozucu olsa da en sevdiğim kısım bu kendi kendime debelendiğim kısımdır. İşin özü oradadır benim için.

Değişiklik; her zaman yaparım. Bu röportajı bile rahat bırakmadım görüyorsunuz. Biraz zaman geçince eminim burada söylediğim bazı şeylerden de rahatsız olup değiştirmek, başka türlü söylemek isterim.

 

Banu Özyürek – Özyaşam Öyküsü

1979’da İstanbul’da doğdu. Lise eğitimini Kabataş Erkek Lisesi’nde, lisans eğitimini Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü’nde tamamladı. Öyküleri; Sözcükler, Özgür Edebiyat, Kültür Mafyası, Öykülem, Edebiyatist ve Kitap-lık dergilerinde yayımlandı. Bir Günü Bitirme Sanatı (2015) adlı bir öykü kitabı bulunmakta.

Paylaş
Önceki İçerikYaratmanın Özü Yeniden Canlandırma
Sonraki İçerik6.27 Treni’nin Yolcuları
Avatar
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ni bitirdi. Mario Levi’nin Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne devam etti. Ürünleri Galapera Öykü, yitik ülke, altzine, Parşömen Sanal Fanzin, Birgün Kitap, Artistik Bellek, edebiyathaber, Edebiyatist, Roman Kahramanları, Yeşil Gazete, Kara Zambak, ekmek ve gül, Kitap eki gibi çeşitli basılı ve dijital yayın organlarında yayımlandı. Ütopya: Benim de Bir Hayalim Var ve Gurbet, Hasret, Fedakarlık, Aşk öykü seçkilerinde yer aldı. İlk öykü kitabı "Lodos Çarpması" 2015 yılında NotaBene Yayınları’ndan çıktı. Kurmacabiyografiler adında bir bloğu var. Çanakkale’de yaşıyor.