Yazar Yasemin Yazıcı ile Fatma Nuran Avcı Söyleşisi

13 Kasım 2018

 

 

Yaşam öykünüzle başlamak isterim. Pek çok meslek ve sanat dalında uğraş vermişsiniz. Gazetecilik, sanat muhabirliği, yönetmen yardımcılığı, yapımcı, senaristlik, yazarlık gibi farklı alanlar bunlar… Çok yönlü sanatçı yanınız, yaratıcı ve aktif biri olduğunuz kolayca anlaşılıyor. Öncelikle gazetecilikten sinemaya doğru geçiş sürecinizi öğrenmek istiyorum. Bilinçli seçim mi, rastlantılar mı daha etkili oldu?

 

Her insanın hayatında olduğu gibi, ben de önüme çıkan rastlantıları olumlamaya çabaladım, halen de öyle sürdürüyorum yaşamımı. Kütüphanesi olan bir evde büyümedim ama ilkokuldan başlayarak kitap okuma alışkanlığı edindim, ilkokulda kütüphane üyesi olmuştum ve böylece yaşımın üstündeki okumalara yöneldim, sonunda evde kendi özel kitaplığımı oluşturdum. Düş gücü yüksek çocuklardandım. Özellikle müfredat dışı okumalarla kendi dünyamı kurdum diyebilirim. İlk yazılarıma, Yaşar Aksoy ve İskender Dinsel ’in yüreklendirmesiyle Demokrat İzmir gazetesinde köşe yazarı olarak başladım. Daha sonra gazete kapandı. Ardından o zamanlar Cumhuriyet Gazetesi İzmir Bürosu Şefi olan Hikmet Çetinkaya’nın önerisiyle sanat muhabirliğine geçtim. Bu genç bir yazar adayı olarak ufkumu açtı, Attila İlhan’ın yönlendirmesiyle İstanbul’a geldim. Fransız Dili ve Edebiyatı’nda okumak içindi gelişim, ancak sonradan kendimi arayış serüvenine dönüştü. Cumhuriyet Gazetesi, Yazko-Somut, Sanat Olayı gibi dergilerde sanat muhabirliğine ve yazılarıma devam ettim. Bu arada Sinema Festivali (günleri) o dönemin gençlerine müthiş bir ufuk açtı. Önemli yapıtlarla beyaz perdede yüz yüze geldik. Attila (İlhan) Bey’in desteklemesiyle bu kez sinemaya geçtim. 1984 yılında Bilge Olgaç’la Kaşık Düşmanı filminde yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladım. 90’lı yılların başındaysa ne yazık ki Yeşilçam gücünü büsbütün yitirdi. Ben de elimde kalan tek olanağım edebiyata döndüm. Seksenlerin sonunda ilk romanımı yazdım. 1990 yılında basıldı. Aslında daha önce öykü ve şiirlerim kimi edebiyat dergilerinde yayımlanmıştı. Ama ben sinemaya çok gönül vermiştim. Sinemanın durgun dönemi, hem ruhsal açıdan, hem ekonomik açından çok zor bir dönemdi. Reklam sektörüne bir türlü ısınamadım. İyi şirketlerde iş bulmama rağmen sürdüremedim. Üstelik edebiyat ortamı da çok satan listeleriyle farklı bir yola girmişti. Ardından özel televizyon dönemi başladı… Tüm bunlara karşı sanırım tuhaf bir yabancılaşma hissettim. Ama her zaman yazı odama çekilip, yazmayı bırakmadım. Ancak yayınlatma, yayımlanınca ortaya çıkan görsel medya etkinliklerinde zorlandım. Zamanla geri çekilişin yazmak için büyük bir özgürlük getirdiğini duyumsadım. Kalan zamanımı böylece kendi dünyamda geçirmekteyim.

 

Sanat sayfası düzenlemek, haber ve olayları belli sütunda vermek, senaryo yazarlığına geçtiğinizde size kolaylık ya da belli bir katkı sağladı mı?

Elbette çok katkısı oldu. Resimden heykele, yeni çıkan edebiyat yapıtlarının yazarlarına, önemli konserlere ulaşmak önemli bir birikim yarattı. Ben çoklu sanat disiplinleriyle yazarın/sanatçının kendi dünyasını kuracağını düşünenlerdenim. Yalnız edebiyat okumakla yazarlığınızı besleyemezsiniz. Sanat Tarihi, Felsefe, Sosyoloji… gibi farklı alanlarla ilgili olmak gerekir…

 

Sonuçta yazma deneyimi elde ettiğinizi düşündüğünüz oldu mu?

Sanat ortamında bulunmanın, değerli yazar sanatçılarla bu ortamı paylaşmanın önemli bir etkisi var. Elbette, sizde bunu özümsemeye yatkın bir özgünlük varsa değerli. Bohem sanat, ortaklaşa ruhsal çatışmalarla ya da çatkılarla kurulan bir yer… zor bir ortam. Yazma deneyimine gelirsek, bu ancak kendi anlatım dilini bulmanızla mümkün oluyor. Sanat ortamından sanırım en çok bunu öğreniyorsunuz. Özellikle genç bir sanatçı/yazar için bohem doğal bir atölye. Demek istediğim paranın öncelenmediği, sanat ve edebiyatla bir varoluşa adanmışlığın topluca bireysel ayini(ydi)… ama artık, bu markalaşma döneminde bunun da bir anlamı kalmadı.

 

Başlı başına çok sancılı süreç olan yazma eylemi pek çok öğeyi barındırıyor. Yazar elbette diliyle ve anlatımıyla var olma mücadelesi içinde. Ancak post modernizmle üslup dediğimiz kavramın önemi giderek yerini kurguya, kurgunun gerektirdiği biçeme doğru kayıyor mu?

Gerçekte her dönem kendi anlatım dilini oluşturuyor. Bir yenilik isteği geçmiş dilden kopup yeni bir anlatım biçemi aramak önemli. Edebi metinde kurgu (yazılanların dizinlenmesi) her zaman önemli olagelmiştir. Post Modern arayışsa klasik anlatıma karşı, tıpkı gerçek üstücüler, kübistler, sembolistler, izlenimciler… gibi bir yenilik arayışı. Ben de sanatta yenilik arayışlarını çok önemsiyorum, çok değer veriyorum. Elbette artık 19.yüzyıl edebiyatı gibi şöminenin karşısında kitap okunmuyor, oradaki zaman kavramıyla bugünkü tekno-hızlı zaman birbirinden çok farklı. Kurgu, bir edebiyat yapıtında gerçekte bir zaman ayarıdır, kanımca üsluptan ayrı düşünülemez olsa olsa üslubun parçası olur. Üslup dediğimiz anlatımın bütününü kavrar ve metni kişiselleştirir. Bu nedenle edebi arayışlar önce yazılır, sonradan edebiyat tarihinde, eleştirisinde, araştırmasında adlandırılır. Bir yazar, yazısı masasına şimdi ben post-modern… ya da bu… ya da şu akım diye oturmaz sanıyorum. Nasıl anlatabilirim? Sorusudur yazarın zihnini meşgul eden. Bu “nasıl” sorusu, zamana kendi üslubunu, yansısını bırakır.

 

Yazarın kendi biçemini oluştururken aşamalardan geçtiğini, zaman içinde değişebildiğini düşünenlerden misiniz? Yoksa “ben baştan beri böyle yazıyordum” diyenlerden mi?

Yazmak, yaşamınızda ya da yazabildiğiniz zamana kadar birlikte yürüdüğünüz bir hayat yoldaşıdır. Siz onunla hayata bakmayı, onunla birilerine dokunmayı, onunla farklı mekânları adımlamayı yaşarsınız. Bütünüyle size ait bir dünyadır. Ben ilk yazdığım, dergilerde, dosyalarda kalan öykülerimi yeniden okurken, o zamanki duygu ve düşüncelerimi de seviyorum, çünkü bu yolculuğun en başındaki Ben’i buluyorum onlarda, bu yüzden olmasalar bugünkü yazdıklarım olmazdı gibi geliyor. Son yazdıklarımızın ilk izleri onlarda gizli. Hangi durumlara nasıl duyarlı olduğum, dil çabalarım, yaşama bakışım… ilk işaretlerini orada barındırıyor. Elbette yazının içinde yol alırken yaşadıklarınız, çevreniz, tanıklıklarınız, izlediğiniz filmler, okuduğunuz kitaplar, resimler… müzikler hepsi sizin yazdıklarınızı besler ama ben kendi adıma yeni kapılar aralamayı çok seviyorum. Bu bana bir tür gizli bahçeler bulma sevinci veriyor. Bu yüzden kurmacada kendimi özgür hissediyorum. Gerçekle gerçek olmayan bir hat üzerinde seyreden kurgulama, yazarken beni rahatlatan düzlem yaratıyor… Düş gücümün izinde gitmeyi seven yazarlardanım. Hep aynı üslupla farklı temaları yazmak istemem. Her temada bana ait anlatım dilini bulmaya çabalarım. Bulamazsam yazmam zaten. En azından bulduğumu sanmam gerekir.

 

Saklambaç Oynuyorduk Zamanla adlı romanınızdan söz edelim dilerseniz. Ana kahraman Melike yurdun geçmişinin ve bugününün simgesi adeta. Kitabı bitirir bitirmez yaşadığımız hızlı, anlamsız, amaçsız sürüklendiğimiz zaman çok düşündürdü beni. Bu kitabın oluşum sürecini anlatır mısınız? Yıllardır yaşadıklarınız, gözlemleriniz, tanıklıklarınız, siyasi duruşunuz, mücadeleniz, acılarla ve haksızlıklarla dolu zaman aralığını yazmak başından beri temel hedefiniz miydi?

Aslında ilk kitabım Kaybolan Kasaba, yazıdaki duruşumu belirleyen bir romandır. Seksenlerin sonunda sosyalist blokların yıkılmasıyla başlayan süreçte, ilk romanımı yazarken edebiyatın gündemi artık çok farklılaşmıştı. Bense, bir kez yazmaya başlamıştım, hikâyemi kurmuştum ve sonrasında bitirdim ve daha ilk kitapla gündemin dışına düştüm. Yine de, gündem dışı yazmaktan, geri durmadım. 70’li yıllarla yüzleşemeden, 12 Eylül darbesi olmuştu, onunla da yeterince yüzleşmedik… Ne sinemada ne de edebiyatta, daha bireysel duruş ve farklı mesafelerden bakan metinlerle, o dönemin çözümlemeleri yapılamadı. Ben 68 kuşağı hareketlerinde on beş yaşlarındaydım. Bu nedenle çok disiplin sorunu yaşadım okul hayatımda. Ancak bu gençlik hareketleri bende toplumsal bir duyarlık ve vicdan bıraktı. Komünizmin çöktüğü bir zamanda, 12.Eylül ve 12.Mart tarihlerinden hapse atılmış, işkence görmüş pek çok kişi dışarı çıkmaya başlamıştı. Karşılarında buldukları Türkiye ve Dünya müthiş bir başkalaşım içindeydi. Bu çelişkiden çok etkiledim. Hem Kaybolan Kasaba’da hem de Saklambaç Oynuyorduk Zamanla romanımda bu alt izleği kullandım. Saklambaç Oynuyorduk Zamanla’da Melike aydın, devrimci kimlikli 68 kuşağından ve 12 Eylül’ü de yaşamış bir kadın, ancak yeni güncellenen hayata tutunamıyor. Zaten gerçek hayat da, böyle tutunamayanların öyküleriyle doluydu. Kimi intihar ediyordu, kimi ruhsal sağlığını yitiriyordu… Melike de eski günlerinden, gençliğinden güç almaya çalışıyorsa da büsbütün kendine çekilmiş bir kadın. Bu zamana uygunlaşamama haline karşın, ruhunda hâlâ eski bir umut onu ayakta tutuyor. Gerçekte ise, görünmez gibidir, kızının, kocasının, arkadaşlarının hayatında. Ruh arkadaşı Yekta’nın ölümünü bile, bir bilici sessizliği ile karşılayan saklı bir direngenliği vardır. O, Türkiye’nin Batı yakasında yaşanan liberalleşme sürecindeki kapitalist aşırılıklara katlanamıyor. Turistik bir dağ yolcuğunda, kocasıyla arasındaki ani gerilim patlamasının sonrasında, bütünüyle kendi düşlerine kaçıp gitmesi, kaybolması ve arkadaşları vurulmuş gerilla Zeycan ile karşılaşması, düşle gerçek arasında yaşananlar… Doksanlı dönemlerde, Batı tarafındaki devrimci duruşların, liberalliğe savrulmasıyla, devrimci direncin bütünüyle Doğuya kayması üzerinden ilerleyen bir kurmacadır. O sırada Doğuya gitmemiştim, ancak yazılı ve görsel medyadan herkes gibi izliyordum.

Tüm bunları yazarken okuru ne kadar düşündünüz? Yansıttıklarınızı, duyarlılıklarınızı zamana bırakılan belge niteliğinde kalmasını dilediniz mi?

Doğru söylemem gerekirse, ben okuru hiç düşünmeden yazarım. Yazdıklarımla, edebi ve felsefi anlamda örtüşen okurla, yapıtımın buluşmasını isterim yalnızca. Bu türden okurum, benim için çok değerli. Zaten göz önünde bir yazar olmadığımdan, kıyıda köşede onlara karşılaşınca mutlu olurum. Hâlâ Kaybolan Kasaba’dan söz açan okurlarım var. Güzel değerlendirmelerini, üzerimden atamadığım mahcubiyetimle dinliyorum.

 

Hayatın acılarından kaçmak imkânsız. Sizce acıyı yaşamak mı, yazmak mı daha zor?

İşte bu, benim etrafında dolaşıp durduğum soru. Yazarken aslında kendi acınızı sağaltıyor gibisiniz belki, öte yandan size ait olmayan hayatla canınızı yakıyor, “öteki”lerin acısıyla bir bakıma siz de yaralanıyorsunuz, yazarak bundan sıyrılmaya çabalıyorsunuz. Hem cehennemi görmek hem de ondan kaçmak istiyorsunuz. Hayatımda böyle bir ikilik var. Sanırım pek çok yazar için de böyledir. Hayaletlerle birlikte yaşamak gibi. Kurmaca karakterlerim, benim için sahici. Birlikte bir dehlize girip, karanlıkların içinden geçip elimde bir metinle yeniden hayata çıkıyoruz. Bazen geri dönemeyeceğim duygusuna kapılıyorum… Yazarken ben de kurmaca bir hayat yaşıyorum. Sonuçta duyarlılık, kendinize değil, ötekilere yönelirseniz derinlik kazanıyor. İkili bir hayat işte….

 

Romanın olay örgüsünde kahramanların iç dünyalarını, karşılıklı gelişen olayları net ve açık dille yazmışsınız. Kitap hiçbir bölümde kopmadan ilerliyor. Roman kahramanı olarak Melike’nin suskunluğunu, kırılmışlığını, böyle olmasının neden ve sonuçları fazla dramatize etmeden günümüz koşullarındaki kent yaşamının içinde doğallıkla anlatmışsınız. Yekta’nın intiharı ile başlayan kırılma süreci ise sakin giden romanı birden harekete geçiriyor. Bu bölümü yazmak, oradaki gerçekliği vurgulamak kurgunuza dahil miydi, yoksa kendiliğinden gelişen bir durum muydu? Melike için neden böyle bir son düşündünüz?

Evet, ana kurgusu önceden vardı, bu romanım da önce senaryo olarak yazılmıştı ama edebiyata dönüştürürken farklı yerlere gidebiliyorsunuz ve hemen eklemek isterim ki, edebiyat okumaları kadar sinema da bana yazma sürecimde çok şey öğretti. Özellikle Metin Erksan gibi değerli bir sinemacıyla neredeyse birebir yaptığımız söyleşi-dersler bütünüyle çok etkili oldu, benim yaratıcılık bağlamındaki oluşumumda. Kendisiyle her düşüncede bir olmasak da, özellikle sinema anlatım dili üzerinde ufkumu çok açmıştır. Bu nedenle kurgu benim için çok önem taşır kurmacada. Anlatımın temel taşıdır. Şimdi, zihnin çağrışımlarının önemine geçersek, o zaman Melike’nin son’u belki daha iyi kavranabilir. Yine on dört/ on beşli yaşlarımda, dağda öldürülen (o zamanlar onlara şaki)diyorlardı… Neyse, gençleri çıplak soymuşlar, yere yatırmışlardı ölülerini. Tenlerindeki kurşun delikleri göz göz kanamıştı. Bu fotoğrafı unutamadım. Sanırım ben o fotoğraf için yazdım bütün romanı. İnternette bu fotoğraflar var, ama ben uzunca bakmakta zorlanıyorum. Kurmaca, bir duyarlık ölçüsüdür yazmanın. Ne kadar duyumsarsanız o kadar duyguların kurgusunu yazabilirsiniz ya da yazamazsınız diye düşünüyorum.

 

Ülkemizin karanlıklara gömülü yılları başka biçimlerde de olsa tekrarlanıyor. Ancak 80 öncesi ve sonrası döneminde kıyımların açtığı derin yaralarla, ölümlerin bıraktığı unutulmaz anılarla dolu. Genel çerçeve altında, birkaç sığ sözün taşıyamayacağı kadar felaketler öyle çok ki. Hapishane koşulları, işkenceler epey yazıldı ve okundu diyebiliriz. Sizin romanınızda da ise yıllar sonra arkadaşlarını kaybetmiş, bu davanın içinde ya da dışında cesurların, korkakların sorgulaması, değişen ülke koşullarının beraberinde yeni hayat biçimlerini görüyoruz

Benim için, daha önce dediğim gibi karakterlerimin hayaletini görmek, soluklarını hissetmek çok önemli. Göremezsem, hissedemezsem yazamam. Ancak ondan sonra, onların sesini, ruhsal durumlarını, yapmak istediklerini anlamaya çabalıyorum. Benim yarattığım bir gerçeklikte canlanıyorlar. Birlikte yazıyoruz olup biteni. Onları yazarken serbest bırakıyorum… bu bana düşünsel anlamada bir felsefe arka planı da veriyor sanıyorum. Yurt dışı gezilerimde insanı izlemeyi severim en çok. Oradan dönerken de hayaletler getiririm peşim sıra. İnsan odaklıdır hayata bakışım. Bu nedenle romanlarımda, öykülerimde iyiliği ve kötülüğü serbest bırakırım. Suçlu aramam. Ancak duyguların, düşüncelerin, tutumların sergilenmesini önemle önceliyorum. Bir de dönemi hissetmek diye bir şey var. Kendi okuduklarımda bunu önemserim. Ne kadar canlılar ne kadar metin altı olmuşlar… önemli bir okuma ölçütüdür. Sosyal biçimlenmeler siyasal bir ekimdir. Kültür de bu kökten gelir zaten. Hangi sosyal koşullar ekilirse, toplum içindeki bireyler de öyle yetişir. Toplum Mühendisliği denen şey bu. Her türlü egemen iktidarlar bunu bilir, bu gücü kullanır. Onca teknik gelişime karşın, sözgelimi işkence, şiddetin bir parçası olarak günümüzde de, pagan kültürlerinden beri süregeliyor… Öte yandan yazarlar/sanatçılar büyük resmin içindeki zerreler olan bireyin varlığını gözlemler, en azından kimileri. Siyasi dönemler, bireylerin hikâyeleriyle açıklanır gelecekte. Demokrasisi gelişmemiş ülkelerde, her birey baş eğmek ya direnmekle yüz yüze gelir yaşamında. Aile içinde ya da toplumda… trajediler böyle başlar.

 

Sakin, durgun anlatımınız tam da şiddetten sonraki ruh halimize benziyor. Kimi yazarlar sesten bahseder sıklıkla. Okurken Melike’nin ağır ruh halini yakaladım, çıkmayan sesindeki acının büyüklüğünü de. Kitabın dilini belirlemede bu genel durum etkili oldu mu? Yoksa diliyle ilgili özel bir çabanız olmadı mı?

Bazen suskunluk bir sestir, bazen de konuşmalar yalnızca bir gürültü. Bunu ayırt etmek için duyargalarınızın güçlü olması gerek. Melike geri çekilmiş, içinde yaşadığı hayata yabancılaşmış, yeni bir hayat içinse hazırlıksız yakalanmış bir karakter. Hayatın seyircisi olarak ayakta durmaya çabalıyor. Başka bir gücü yok kendince. Romandaysa, toplumsal bir eksen kaymasının simgesi. Ne Batıda yaşayabilecek bir zemin bulabiliyor, ne de küçük burjuva kimliğiyle ne de Doğu’ya doğru kayan direnişe katılabiliyor. Zeycan’ın Melike’ye duyduğu yabancılaşma etkileri de, bunun bir göstergesi diyebilirim. Her çemberin dışında bir aydın Melike. Sessizce gürültüyü ayıklamaya çabalıyor, ama o denli güçlü büyütülmemiş bir çocukluğu, kolay incinen bir ruhu var. Eklemek isterim onun yaşadığı şizofreni değil, şizofren bir toplumda yalnızca ruhsal bir çöküntü yaşıyor ve bunu gizlemeyecek denli direngen bir bakıma. Çünkü çoğu aydın için, ezber bozumu diye anılıyor doksanlı yıllar, iyi de yeni ezberler için ezber bozmanın anlamı var mı? Bunu da düşünmek gerek.

Söz Çalan Karanlık adlı kitabınızın öyküleri ise birbirinden ilginç ve sıra dışı. “Ada Su Atlas” sembollere dayalı, yavaş yavaş açılan çözümü ile kıstırılmış, hücrelere hapsedilmiş duygu temposunu düşürmeden konusunu kucaklayan bir öykü. Bu öykünün doğum hikâyesini öğrenebilir miyim? 

Doksanlı yıllar ve sonrasında ülkemiz insanları yaşanan şiddettin etkisiyle, kesinkes birbirine düşmanca bölündü. Aydınlar, Ulusalcı, Liboş, Kürtçü, Dinci… diye birbirine düştüler, tıpkı eski örgüt fraksiyonlarında olduğu gibi, bir kanatta yer almanın kibrine kapıldılar bence. Ama yanlış denklemlerle, doğru sonuçlar elde edilmez. Ben de kendi düşünlerimi söylerken, ön yargılı türlü karşı yaftalarla karşılaştım. Benim gibi birçok kişi yalnızlaştı. Hayatın bireyin üzerinden süregiden dramatik yapısını anlamak gerek, anlamak için de elbette ötekini duyumsamak zorundayız. Böyle siyasal söylem ve eylem kargaşasında, bir başına kalan ama düşünen bireye ulaşmak istedim sanıyorum. Her köyden kovulma yalnızlığı…

 

“Konserve Duygular” ise yaşamın büyük bir sorgusu. Haksızlığa uğrayıp kırılan giderek hayata küsen, kendini duvarların arasına saklayan kahramanın ritüellerini silik, cansız tablo gibi gördüm ilk sayfalarda. Ancak bu tablonun siyahının içinde görmek istemediğimiz biriken içimizdeki ve dışımızdaki pisliklerle somut yaşam gerçekleri karşıma çıkınca tiksinme hissinden uzun süre kurtulamadım. Metnin duygu ve düşüncesini bu denli başarılı vermenin sırrı olmalı. Yazarken siz de süreç belli bir plan ya da çizgi takip eder mi? 

Az önce dediğim gibi, bireyi yalnızlaştıran, kendine kilitleyen, çaresiz kılan dayatmacı bir toplumsal yapılanmanın içindeyiz. Eskiyle yeni oluşumların, birbirini yok etmeye çalışan itkileriyle hareketleniyor insan hayatı. Bu toplumsal hareketlenmede, edebiyatın bile iz sürmekte zorlandığı bir hız var olgular arası… Trajediler trajedileri kovalıyor. Böylesi acı yaşamlara dokunmadan edemiyorum… Ayrıca bir yetersizlik duygusu veriyor bana. Ne yazsam eksiklik duygum çoğalıyor sanki. “Konserve Duygular” da gazete sütunlarında sık rastladığımız olaylardan alıyor kaynağını… Çöp ev ve birbirine kapanmış anne/kız hikâyesi. Söylediğiniz metnin duygu ve düşüncesi bağlamında, yazarken yeniden canlandırma kaygısını taşıyan yazarlardanım. Başarılı bulmanıza sevindim. Tabii bu birebire canlandırma değil, gerçek resmi soyutlayarak ortaya çıkan bir biçem. Burada çok hassas bir nokta var, o da öykünün metnin altında ya da üstünde kalmadan kendisiyle örtüşen bir edebi anlatım içinde olması… Yazarken bunu önceliyorum ama her öykümde başarıyor muyum? Bilmem.

 

Öykülerinizde kapalı da, açık da olsa yakın tarihin acıları, ruhta, bedende derin izleri duruyor. İsyan sesleri arasında küskünlüğün, karamsarlığın şaşırtıcı dinginliği buldum. Bu beni oldukça etkiledi. Genel olarak anlatımınızda kişiliğinizin, olaylara genel tepki ve yaklaşımınızın yansıması, iz düşümü var mıdır? Yoksa Yasemin Yazıcı tüm bunların dışında mı?

Gerçekte yazarın tutumu, yazdıklarıyla açıklananınca daha doğru bir irdeleme olur. Yazarak, bu tutumu oluşturan genel bakışımızı ortaya koyarız. Yazmak varoluşsal bir durumsa, var olmak için gösterdiğiniz değerler yazıya geçer. Yazının bir geçirgenliği vardır. Ne kadar “mış” gibi yapsanız, dikkatli ve farklı zaman okumalarınızda alttan alta yazarın özgün izleği görünür. Ben siyasi anlamda bağımsız düşünmeye çabalarım düşüncelerimde ve kendi tarafımda durmaya çalışırım… gerçeği uygun bir mesafeden görmek isterim. Sonuçta kendi mesafemle, her oluşumun içindeyim diyebiliriz.

 

Ayı, kaplumbağa gibi simgesel öğeleri barındırıp yarattığınız metaforlarla dikkat çekici öyküleriniz gerçekten başarılı. Edebiyatta olumlu, olumsuz örneklerini görüyoruz. Sizce bu tür öğelerin öyküde kullanımının belirli kuralları olmalı mı? Okunurluk açısından metne artı değer katabilir mi?

Bu çok eskiden beri yapılagelen bir tarz, masallarda, mitolojilerde bu tür simgesel anlatımlar pek çok biçimde denenmiştir. Bense öyküyü öyle gerektiği zamanlarda kullanıyorum bu simgeleri. Öykünün anlatım dilini oluşturan bir düşünce, bir imge, bir söz… çağrışımı yapan esin neyse, sonrasını düşündükçe görmeye başlıyorum, dilini kendi dilimle örtüştürerek yazıyorum… teknik olarak böyle oluyor sanıyorum. Son sorunuza gelince, eğer yerindeyse elbette değeri vardır. Yerinde olan her sözcük gibi, imgelerin, simgelerin… anlatım diline kattıkları değer yadsınmaz.

 

Önce kısa öykülerle yazmaya başlayan romancılardan farklı bir yolda ilerlemişsiniz. Roman siz de ilk sırada. Öyküler peşinden geliyor. Üstelik öyküde bambaşka bir çizgide ilerliyorsunuz. Özellikle gerçeküstü öyküleriniz. Siz hem gerçekçi, hem gerçeküstü anlatımı paralel götürecek kadar çeşitlilik içeren kaleme sahipsiniz. Çalışmalarınızdaki titizlik çok belli. Bu değerli kazanımın, ustalığın nedenlerini sorabilir miyim?

Yok, aslında ben de kısa öykülerle, şiirle başladım yazmaya. Teknik olarak da böyle başlanması iyidir bence. Çünkü kısa metinlerle dil arayışınızı geliştirmek, özgün anlatımlara ulaşmak daha olası… Ancak benim edebiyat ortamından birden sinema ortamına geçmem edebiyat çalışmalarımı durdurdu. İlk öykü dosyam (toparlasaydım), -ayrıca bir romana da başlamıştım- seksenlerin ortalarında yayımlanabilirdi. Bense sinemaya yönelerek, farklı bir deneyime yelken açtım. Değerli yönetmenlerle, senaryolar üzerine çalıştım, film çekimine, montaja katıldım… sonrasında, kendi kuşağımdan arkadaşlarım gibi ben kendi filmimi çekmek istiyordum. Kendi senaryolarımı yazıyordum. Senaryolarımız üzerinde ateşli tartışmalar yapıyorduk ki, birden her şey değişti. Sinemada film yapılamaz hale gelince, edebiyata dönüp Kaybolan Kasaba’yı yazdım. İlk roman olmasına karşın, önemli yazarlar tarafından olumlu tepkiler aldım. Ancak o ilk roman da, aslında edebiyat dili olarak öyküye daha yakın hissettim kendimi, hatta bunu söyleyenler oldu. Böylece yeniden öykü yazmaya başladım. Dergilerde yayınlandılar. Zaten en yakın edebiyat arkadaşlarımın pek çoğu öykücüdür. Sanırım onlardan da etkilendim. Öykü dilini, roman da seviyorum ben.

 

Kitaba adını veren son öykünüz ise seslendiğiniz kişilik ve seslenme biçiminizle yaşadığımız karanlık çağın çarpıcı özeti. Bu öykünün hikâyesini anlatabilir misiniz?

Yazmanın özü, özgürlük, bağımsızlık arzusuyla doludur. Yazmak, özgürlük duyumunu algılamaktır. Siz ve hayâl dünyanız, düşünceleriniz, hayata bakışınız hepsi bu özgürlükte kendine yeni kanallar açmaya çabalar. Çok söylene geldiği gibi, özgürlük, insanın her istediğini yapması değil, yapabileceğini hissetmesidir. Gece yarısı yolda yürümek yasaklanırsa öfkelenirsiniz, mesele yürümeniz değil, yürüyemeyeceğinizi bilmenizdir. Demokrasi ve özgürlük konularında özürlü olan bir toplum, her zaman siyasi ve toplum içi kurnazlıklara yatkındır. Bizim de, özgürlüğün yalnızca kendini kurtarmak, kendine kazanım elde etmek… gibi türlü kaypaklıklara yol veren bir toplumsal yapımız var. Bu yapıyı böyle korumak için, kendinden başkasına aldırmayanların egemenliğindeyiz. Konuşmak kadar yazmak da zor. Kendini ifade etmek, git gide karanlıkta sözcük aramaya dönüşüyor. Susların içinde dar boğazda kalıyorsunuz… Olmaz ki. Bu egemen olanı da öldürecek bir şey… Böyle açık ya da kapalı otokrat sistemlerde, her insanın boynuna geçirilen zincir, diğer insana bağlıdır. Demek istediğim, bu toplumu tek elde tutmak isteyenler, sonunda boynuna o zinciri geçirecektir. Tarih örnekleriyle dolu. Değil ülkeler, Dünya artık gerçekten birleşik açık bir topluma dönüşmelidir. Benim hayalim bu. Herkesin hayatı çok değerli ve biricik. Buna sahip çıkmalı, kendimize saygı duymayı öğrenmeliyiz.

 

Çalışma yönteminizi, varsa rutinlerinizi, yazmanın dışındaki uğraşlarınızı öğrenebilir miyiz?

Her gün bir sayfa yazarım türünden rutinlerim yok. Rutinden hiç hoşlanmam. Günün farklı zamanlarında üç/dört saat kadar çalışırım. Bu farklı masalarda olabilir… Yazı masam artık bir düzen sağlasın diye var, bazı şeylerimi bir arada tutmak için kullanıyorum. Biraz dağınık çalışırım. Zaten taşınır bilgisayarlar, tabletler ve bellek kopyalayıcılar, internet saklama bulutları falan… her yerde yazmanıza olanak veriyor. Yazan bir kadın olarak, her zaman kendime ait bir yazı odama sahip çıktım. Bu süreklilik için gerekiyor… Söylediğim gibi, sessizlik, sakinlik dışında pek bir şey aramam. Yazmanın dışında okumak, sinema, gezi… zaman öyle hızlı geçiyor ki artık. Genç bir yazar adayıyken yazı masasına çok sahip çıkıyorsunuz, zamanla yazdıklarınızda var olmasını öğreniyorsunuz diyebilirim.

 

Günümüz yayın dünyasını, yeni kitapları nasıl buluyorsunuz? Sayıca fazlalığın, içi boş, türlü yöntemlerle kirletilen bu mecraya eleştiri ve çözümlerinizi öğrenebilir miyiz?

Son on-on beş yıldır bir atölyeden ya da birkaç atölyeden geçip gelen yazarlar var. Siz de böyle yazma arzunuzu yönlendirmişsiniz. Doğrusu pek bilgim yok, edebiyat jürileri ve editörler belki daha açıklayıcı olacaklardır bu konuda. Bence yazma tutkusu, var olma bilinciyle oluşan bir içsel tepkime. Bir keresinde tanınmış bir edebiyatçı, yeni bir yazar hakkında (adını unuttum diyelim) şöyle demişti. Evet, iyi yazıyor, çok çabalıyor ama yazdıklarının canı yok, kan akmıyor. Yirmili yaşlarımdan kulağıma küpe bir sözdür. Çünkü sanat/edebiyat yeniden canlandırma yeteneğidir. Ama “nasıl?” Nicelik değil, niteliktir önemli olan. Bence çok fazla yazılmasında bir zarar yok eğer nitelikli olanı engellemiyorsa… Buysa, şimdilerde, eskisine oranla, daha göreli gibi. Durum her zamankinden karışık belki, ama gelecek zaman taşları yerine koyar. Yazmak değerlidir, yazmak isteyen yazsın elbette. En azından nitelikli okur çoğalır diye umutlanıyorum. Ayrıca herkesin kendi arzusunu gerçekleştirmek diye doğal bir hakkı var, yeter ki başkalarının ayağına basmasın. Buna Saklambaç Oynuyorduk Zamanla romanımda değinmiştim. Şimdi hatırladım birden. Melike, kendi anlatısının bir yerinde, keşke küçük bir şiir kitabım olsaydı, diye düşünür. Neden olmasın ki?