Gülce Başer \ Melike Belkıs Aydın

25 Mart 2018

 

Yazmak mahrem bir eylem. Yazarların kamusal alanları hem okurlarının hem de edebiyat tarihinin merak konusu. Kamusal alanları bir yerleşik alan haline getirmeli; kahvehaneler, pastaneler, meyhaneler yazarların hem kendilerine ait bir odayı dışarı taşıyabilmelerine hem de okurlarıyla yüz yüze gelebilmelerine imkân sağlar. Baylan Pastanesi, Hatay Meyhanesi, Cumhuriyet Meyhanesi, Çorlulu Ali Paşa Medresesi…

Soruşturmamıza katılan yazarlarımıza dört soru sorduk. İlk sorumuz düzenli olarak gittikleri bir mekanlarının olup olmadığı. Soruşturmaya katılan yazarlarımız açıktan yer ismi vermek istemeseler de en azından böylesi bir rutinlerinin olup olmadığı konusunda bilgi verebilirler. İkinci sorumuz yazma alışkanlığının bir parçası olarak yerle kurulan ilişkiyi tanımlama niyetimizi ifade ediyor aslında. Üçüncü sorumuz okurlarının gözünden yazarlara yaklaşma çabasını ele veriyor. Hepimiz okuru olduğumuz yazarlardan bir yandan çekindik, bir yandan onlara yaklaşmak istedik. Dördüncü sorumuz okumanın tek başına yeterli olmadığını anlamakla ilgili. Bir yazar, henüz bir okurken de yazıyordur elbet, çünkü yazmak bir kimlik değil bir süreç.

1- Sizi nerede bulabiliriz? Düzenli olarak gittiğiniz bir adres var mı?

2- Dışarıda mı yazmayı yeğliyorsunuz yoksa evde, masa başında mı?

3- Sizi dışarıda, özellikle burada sözünü ettiğiniz yerlerde gördüğümüz takdirde gelip sizinle tanışabilir miyiz?  Uygun anınızdaysanız, yazdıklarımızı gösterebilir miyiz?

4- Okuru olduğunuz yazarları izlediğiniz adresler var mıydı? Onları oralarda gördüğünüzde yanlarına gidip onlarla konuşabildiniz mi?

 

DENİZ DURUKAN

1- Tek bir yer ya da takıntılı olduğum, ısrarcı olduğum belli bir mekân yok. Sokaklarda dolaşmayı da yeni mekanlar keşfetmeyi de severim. Kuzguncuk veya Kadıköy’de aniden karşılaşabiliriz. Mesela Kadıköy’de Baylan pastanesinde, Gemiden’de, Yer’de, Walter’s Cafe ya da Akademi Kitabevi’nde, Kuzguncuk’ta Nail Kitabevi’nde ya da Sitare’de…

2- Dışarda gördüklerimi ve biriktirdiklerimi eve taşıyorum. Yazma eylemi bir süreç işi. Uzun ve sancılı… Bir yazıyı oluşturmanın aşamaları var. Masaya oturup yazmak, en son aşaması… Dolayısıyla yazma serüveninde hem dışarısı hem de içerisi birbirini tamamlar.

3- Elbette, birbirimizi izlememiz gerek. Biz öyle öğrendik. Genç isimlerle tanışmak, yazdıklarına bakmak yazın alanında nasıl bir geleceğin olduğunu görmemiz açısından da önemli. Karşılıklı birbirimizi tanımayı, birbirimizden öğreneceğimiz şeyleri önemsiyorum.

4- Elbette vardı. Genelde söyleşilerine katılır, imzası varsa giderdik yanlarına. Ne anlatıyorlar, edebiyat hakkında, şiir hakkında ne düşünüyorlar, dinlemek önemliydi. Kadıköy’de Gençlik Kitabevi, Bilim Sanat Galerisi gibi yerlerde olurdu buluşmalar. İlk tanıştığım isim Arif Damar’dı. Söyleşi sonrası bir masada oturup okurla sohbet ediyordu. 18- 20 yaşlarındaydım. Yazıyordum ama çok amatörceydi.

Şiire dair çok fazla şey de bilmiyordum. Ben de onun oturduğu masaya gittim. Konuşmaları dinliyordum. Sonra bana döndü, neler yaptığımı, yazıp yazmadığımı sordu. Şiir yazıyorum deyince, yanında var mı dedi. Çantamdaki birkaç şiiri gösterdim. İmge yok demişti şiirinde. İmge konusuna eğilmemde, şiirde imgeyi aramaya başlamamda o cümlenin çok etkisi olmuştu. Bazen usta bir edebiyatçının, şairin bir cümlesi, önünüzde başka bir kapı açabiliyor. Bu yüzden karşılaşmalar, bir araya gelmeler çok önemlidir.

 

EMEL İRTEM

1- Ev duygusunu geç edindim. Bu yüzden dış mekanlar benim için hep önemli oldu. Yaşadığım şehirlerde mutlaka bir mekân müdavimliğim olmuştur. Yaklaşık 6 sene önce Eskişehir’e döndüm. Eskişehir’de devamlı gittiğim “Çağdaş Gazeteciler Lokali” var. Faşistler 2 kere bombalayınca faşistlerin yanındaki binaya taşındılar yahut “Gökkuşağı Cafe”… Çoğu etkinlik bahçedeki sahnede olunca burası da dostlarla bir araya geldiğimiz keyifli mekanlardan.

2- Dışarıda notlar alıp evde o notları toparlamayı tercih ediyorum. Bu yüzden oturduğum mekân aynı zamanda okumaya ve not almaya müsait olmalı. Sırtımı dayayabileceğim bir duvar ve bütün cepheyi görebileceğim, kapıya arkamı dönmeyeceğim bir masa olmalı. Yoksa çok tedirgin oluyorum…

3- Genç arkadaşlar yahut yeni yazmaya başlayanlarla tanışmak çok güzel elbette. Bu arkadaşların yazdıklarını merak ediyorum ve genelde de okumaya istekli oluyorum. Ama arkadaşlardan da gereken nezaket ve inceliği bekliyorum. Şöyle bir şey olmuştu. Bir toplantıdan çıkmıştık. Hem toplantının ağırlığını atmak hem de toplantının bir değerlendirmesini yapmak için bir Kafede oturduk. İki dakika sonra biri geldi elinde şiirleri. Sandalyeyi çekti oturdu şiirleri önüme koydu, “Hadi bakalım, bunlara ne diyeceksin?” dedi. (Siz-biz yok). Bu kadar rahat olunca acaba bir yerlerden tanışıyor muyuz diye düşündüm. Yok ama… Sonra nazikçe durumu açıkladım. Kalkmadı, “Siz işinizi bitirin ben beklerim” dedi. Şaka yapıyor sandım. Masadaki arkadaşlar da tanışıyoruz sanmışlar. Editör olmadığımı, herhangi bir dergi çıkarmadığımı yayınevimin olmadığını söyledim. Buna karşılık sarf ettiği cümle karşısında kalakaldım. “İnşallah o da olur” dedi… Yani böylesi bir durum yaratılmadığı müddetçe uzun lafın kısası hiç sorun değil.

4- Yukarıda bahsedilen Baylan Pastanesi hariç Çorlulu, Cumhuriyet Meyhanesi, Hatay Lokantasına ilaveten Panorama, Fasıl, Meis, Mini Meyhane, Pano gibi pek çok mekân ilk gençliğimin geçtiği, benim gibi dönemimden pek çok şair, yazar, sinemacı, ressam, müzisyen, farklı disiplinlerden bir sürü sanatçının bir araya geldiği mekânlardı. Tanışmadığım yaşça benden büyük, ismi olan birileri varsa onların yanlarına tanıştırılmadığım müddetçe gitmedim. Böyle bir çekingenliğim vardır. Hala tanışma konusunda çok başarılı olduğum söylenemez. İnsanları rahatsız etmekten yahut dayatılmış bir durum yaratmaktan var olan modlarını değiştirmekten çekinmişimdir. Aslında çok iyi bir şey değil bu. Usulünce atılgan insanları severim. Ama bugün sosyal medya iki insanın tanışmasındaki ilk aşamaların hızla atlanmasına vesile olabiliyor. İlk tanışıklıklar sizin sosyal medyadaki yansımanızı gösteren ilginç bir sahneye dönüşüyor.

 

HAYDAR ERGÜLEN

1- Yollarda, vapur, metro, metrobüs, otobüs, tren, tramvay… Evde yazı masası olarak kullandığım yemek masasında… Yarı zamanlı derse gittiğim üniversitelerde… Sürdürdüğüm şiir ve yazı atölyelerinde…

2- Yollarda not alıyorum, evde temize çekiyorum.

3- Elbette. Bazen 2-3 ay ya da daha uzun sürdüğü oluyor yanıtlarımın ama mutlaka yanıtlıyorum.

4- Yoktu. Zaten dergi çıkarıyorduk, Üç Çiçek, oraya geliyorlardı, biz Ece Ayhan, Cemal Süreya, İlhan Berk vb. ile kahvelerde, meyhanelerde, evlerde buluşuyorduk.

 

JALE SANCAK

Fotoğraf: Vedat Arık

1- Sürekli, düzenli gittiğim bir mekân yoktur. Hep aynı yer sıkar beni. Şehrin sevdiğim farklı yerlerinde, kimi tarihi mekânlarda olmayı yeğlerim bu yüzden.

2- Çoğunlukla evde, yazı masamda çalışırım. En rahat yazabildiğim yerdir orası. Ara ara da Galapera Sanatevi’nde çalışırım.

3- Elbette uygun bir an ise tanışabiliriz, bu mutlu eder beni ve elbette zamanım varsa yazılanlar üzerine konuşabiliriz.

4- Benim yazmaya başladığım dönemlerde sosyal medya diye bir şey yoktu. O nedenle de yazarların nerelere gittiklerini, onları nerede bulabileceğimizi bilmek pek mümkün olmazdı. Ya da ben bilmeyenlerdendim diyelim. Öte yandan bilsem de rahatsız ederim düşüncesiyle peşlerine düşmeyi düşünmedim hiç. İmza günleri ya da söyleşilerde uygun bir durum olursa konuşmayı ya da sorularımı yöneltmeyi tercih ettim.

 

MEHMET ZAMAN SAÇLIOĞLU

1Genellikle ya evde ya üniversitedeyim. Dışarı tek başıma çıktığımda ki bu biraz seyrek olur, gittiğim semt genellikle Kadıköy. Orada İş Bankası Kültür Yayınları’na, Mefisto’ya uğrarım. Dolaşır, bir yerlerde otururum. Belirli bir zamanda belli bir yerde olma alışkanlığım yok ev ve iş dışında. Ama artık sosyal medya daha kolay bir buluşma yeri. Facebook’u kullanıyorum Orada bulabilirsiniz. Twitter ve İnstagram hesaplarım da var ama kırk yılda bir bakıyorum.

2- Yazacağım metnin ilk düşüncesi herkesin de bildiği gibi olmadık yerlerde gelir. Geldiğinde kısa notlar tutarım. Bazen bu düşünce uzun yazmaya da zorlayabilir, o zaman en yakın yerde kâğıda yazmaya başlarım. Bu notlar ve yazılar genellikle çok uzun sürmez ve beni asıl metni yazma yoluna sokar. Yazma anı gelince odamda, masamın başında olurum. Masamdan başka yerde yazılarımı bitirdiğim çok seyrektir. Bazı yazarların dediğiniz türden mekânlarda, kahvehanelerde, meyhanelerde yazdıklarını ben de duydum, ama bana göre bir iş değil bu. Zihnim yalnızlığı ararken kalabalığı ne yapacağım? Herkes niye görsün beni yazarken? Ben yazmak için de, başka her tür yaratı için de yalnızlığı yeğlerim. Ama bu arada kütüphaneleri ayırmak gerek. Kütüphanede yazanlara saygı duyarım. Orası bir tapınaktır ve okuma yazma işleri için yaratılmış bir yerdir. Orada insan hem yalnızlığı hem geçmişin bütün yazarlarını hisseder. Hele yazınızda kendi kitaplığınızda bulunmayan kimi kaynakları kullanacaksanız güzel bir kütüphaneden daha iyi yazma yeri olamaz.

3Her zaman tanışabilirsiniz, ama ayaküstü kimsenin yazdıklarına bakmayı istemem. Birinin zaman ve emek harcayarak yazdığı bir yazıyı bir okuyuşta eleştirmek saygıdeğer bir davranış olmaz. Bu yanıtımla “Dosya versek evde değerlendirir misiniz?” biçiminde ikinci bir soru yarattığımı biliyorum. Bunu da özellikle hayır diye yanıtlamak isterim.

Birkaç yarışmanın seçici kurulundayım ve kendi seçmediğim bazı dosya ve kitaplar için zaten yeterince zaman ayırıyorum. Bu yaşımdan sonra kendi seçtiğim kitapları okumak ve kendi yazılarımı yazmak istiyorum. Kusuruma bakmayın.

4Hayır yoktu. Birçok büyük yazar ve ozanla tanıştım, dost oldum ama öyle durduk yerde yanlarına giderek değil. Özellikle otuzbeş-kırkbeş yaşlarım arasında pastaneler, kahveler ve meyhanelerde çokça haftalık toplantılar olurdu ve onlara katılırdım.

Bu sorduklarınızla bağlantılı olarak birkaç şey söylemek isterim. Her genç sanatçı, kendi sanatının büyükleri olarak düşündüğü ya da öyle tanınan insanlarla tanışmak, onların yaratı yollarını öğrenmek, kendi ürettiklerini onlara sunmak ve onlar tarafından doğrulanmak ister. Bu duyguyu ben de gayet iyi bilirim çünkü defalarca yaşadım. Onları hem rahatsız ettiğimi bilirdim hem onlara çalışmalarımı göstermekten kendimi alamazdım. Şiirimi okuduğum insan o anda bu kötü şiir deseydi ne yapardım? Böyle bir şeyin başıma gelmemesinin nedeni benim iyi şiirler okumuş olmam değildi. Bu ustaların genç bir hevesliyi kırmak istememeleriydi. Bir gün yine çekine çekine bir şiirimi okumuştum masada. Sonra bir anda içimdeki duyguları dile getirmiştim. “Kusura bakmayın ne olur, belki de sizi sıkıyorum ama kendimi engelleyemiyorum, galiba doğrulanmayı bekliyorum,” dediğimde yanımda oturan Melih Cevdet Anday gülümseyerek omzumu dostça tutmuş, “Mehmet Beyciğim, dert etmeyin, ben de şiirlerimi Nazım’a okurdum sizin gibi,” demişti.

Daha sonraları düşündüğümde bu ustaların beni kırmamış olmasının benim için ne büyük bir şans olduğunu fark ettim. Marifet iltifata tabidir, der eskiler. Onların iltifatları bana yazma şevki sağlamıştı. Peki, bu şiirler, öyküler kötü deselerdi şevkim kırılacak mıydı, yoksa onlara beğendirene kadar uğraşacak mıydım, ya da bir daha kimseye bir şey göstermeyecek kendi kendime mi yazacaktım? Bu yanıtların her biri bir başka insan tipinin davranışlarıdır. Kırk yıllık sanat hocalığı yaşamımda kimi öğrencinin iltifatla, az olsa da kimi öğrencinin zıtlaşmakla ilerlediğini gördüm. Önemli olan genç sanatçının, sanatçı adayının kendine güvenmesi, o sanatın geçmiş ustalarını kişisel olarak değil, metinlerinden, sanatlarından tanımaya çalışması. Çünkü bir de şu gerçek var. Bir ustayla tanıştığınızda insani açılardan onun hiç de gözünüzde büyüttüğünüz gibi biri olmadığını görebilirsiniz. Üstelik söylediklerinin işinize yaramayacağını da hemen anlarsınız.

Derim ki, bulursanız okuyun metinlerinizi usta sandıklarınıza ama cevapları pek de önemsemeyin. Yolunuzu kendiniz bulacaksınız.

 

MURAT YALÇIN

118-20 yaşlarımda sık uğradığım kahveler vardı ama bir mekânın müdavimi olmadım. Okuma yazma uğraşılarım beni münzevi biri olmaya itti. Görüşmelerimi genellikle işyerinde yapıyorum, öğlen yemeklerinde buluştuğum dostlar da var.

2– Yazacak olduktan sonra her yerde her zaman yazabilirim. Sağda solda, iş arasında, gün içinde çalakalem yazdıklarımı akşam masamda ele almak en güzeli.

3Dışarıdaysam ya bir yere yetişiyor ya biriyle görüşüyorumdur. Bir yerde bir rastlantıyla elime kâğıt tutuşturulmasından, hele hele yüz yüze bir değerlendirme istenmesinden hoşlanmam. Çünkü yazıyla cidden uğraşanların böyle davranmadıklarını biliyorum.

4– Sevdiğim yazarların birçoğuyla tanışma fırsatı buldum, dostluklar kurdum. Randevu alarak, telefonlaşarak, mektuplaşarak, uygun gördükleri yerde ziyaret ederek kurduğum ilişkilerdir bunlar. Bir topluluğun içindeyken yaklaşmadım hiçbirine. Üç kişi arasında bile bir sohbetin samimi olması zordur.

 

SEZER ATEŞ AYVAZ

Ben peşine düşülecek, gittiği yerler merak edilecek bir yazar değilim. Olmayı da istemedim hiç.

Yazdıklarımın peşine düşebilecek üç-beş kişi sevincimdir, bana yeter.

Evet ketumum, çok…Yukardan bakış değil, ”olmamışlıkla”  özgürlüğü çoğaltan bir yerde bulunmak diye , görüyorum bu durumu.

Günümüze ilişkin  söyleyebileceklerim:

Kimsenin gittiği bir kahve, tiryakisi olduğu bir mekan kalmadı, bence.

O mekanın ve zamanın simülark olmadığı günlere aitti.

Otobüs, tren yolculukları da çağrışımlarıyla içe dönüşleri ve dışarıyı bakabilmenin olanaklarını çağırabilirdi.

Şimdi, evdeyiz, masadayız, masadan kalkıp kalkıp sıkıldığımız caddelerdeyiz.

Ya da kaçtığımız yerlerde, hala büsbütün  kaçabilme ihtimalinin peşindeyiz, kitaplara, kelimelere bakıyoruz.

Mesela Bodrum- Turgutreis- Amiral Çay Bahçesi. Her gün mü? Hayır. Bahar aylarından sonra, yazda ve sonbaharda. Edebiyattan konuşacaksak oradayım.

 

SİNA AKYOL

1- İzmir-Urla’da yaşıyorum. Rüzgârgülü adlı butik bir kitapçımız var Urla’da. Hemen her gün oraya gidiyorum. Çay-kahve filan içmek de mümkün. Urla-İskele’yi de çok severim; deniz kenarında otururum arada-derede. Bu mekânların dışında sürekli evdeyim. Uzun sözün kısası, adresim evimdir.

2- Sokakta yürürken ‘yazmak’ Attila İlhan’a mahsus olsa gerek. Evimde, masamın başında yazarım. Çünkü her türlü yazma’nın masa başı çalışması gerektirdiğine inananlardanım.

Ama bir keresinde farklı bir mekânda, bir meyhanede yazmıştım, haydi anlatayım bu komik yazma serüvenimi: Grup olarak gitmiştik, Mehmet H. Doğan, Melih Ergen ve diğer arkadaşlarla… (Mehmet Abi, meyhanedeyken okuması için kendisine şiir dosyası uzatan ‘şair adayları’ndan bıkıp usandığı için, meyhanede yalnızca içki içildiği, söyleşildiği, şarkı-türkü söylendiği inancındaydı.) Bir şiir üstünde çalışıyordum o günlerde. Şiirin yazılı olduğu kâğıt cebimdeydi. Konudan konuya geçiliyordu masada. Bir ara, şair kısmısının meyhanelerde filan yazdığına da gelmişti söz. Düpedüz eleştiriliyor, hatta küçümseniyordu böyle yapan şairler. Masa hayli uzundu ve ben iki uçtan birinde, duvar kenarında oturuyordum. Sohbet daha çok ortasında dönüyordu masanın. Yani uzaktım, konuşanlara da, konuşulanlara da. Bu uzaklıktan da yararlanarak ve söz meyhanelerde yazan şairlere henüz gelmemişken, cebimdeki kâğıdı çıkarmış, kimseye çaktırmamaya çalışarak bir şeyler karalamakta, belki de bitmiş şiirimin üstünde düzeltmeler yapmaktaydım. Konunun gelmiş olduğu nokta elbette rahatsız etti beni. Kâğıdı katlayıp cebime soktum. Ne var ki aklım şiirdeydi. Başka çaresi kalmadı deyip kalktım masadan, tuvalete gittim. Kâğıdımı fayans duvara dayadım. Ne var ki tükenmez kalemim yazmıyordu fayans duvarda. O sırada kapı vuruldu. “Hatunların tuvaletine gir!” diye homurdandım, kapıyı vurana. Ne var ki ‘sıkışmış’ durumdaki arkadaşımız ısrarcı bir erkekti ve kapıyı vurmaya devam ediyordu. Mecburen çıktım dışarı, kapıyı vuran içeri girdi. Patrona gidip kurşun kalem istedim, verdi. Derken çıktı tuvaletteki adam. Derhal girdim içeri ve yine fayans duvara dayadığım kâğıda kurşun kalemle yazmaya başladım. Formdaydım doğrusu, beş dakikada koydum noktayı, sonradan Meğer Söz Gümüş adlı kitabımda yer alacak şiirime. Epey rahatlamış bir halde döndüm masaya ve hayli yüksek bir sesle, “Olmaz olsun meyhane köşelerinde yazan şairler!” diye bağırdım. Şaşırdı millet, çünkü o konu çoktan kapanmış, bambaşka bir konuya geçilmişti. Birisi, “Sen neden böyle gerilerden geliyorsun” diye sordu. “E n’apim” dedim ona, “kaç dakikadır yoktum ki burada!”

3- Doğrusunu söylemem gerekirse, şiir okumaktan bıktım-usandım. Bir yerlerde otururken filan, birilerinin gelip, “Efendim, SA ile mi görüşüyorum?” diye sorduklarını, evet hatırlıyorum.

Cevap olarak, “Hayır efendim, benzettiniz herhalde” dediğimi de hatırlıyorum. (O kadar da değil, henüz tanışmadığımız Hakan Cem dostum değil miydi, ilk kitabını -daha dosya halindeyken- “Lütfen okur musunuz?” diyerek, İzmir-Tüyap’ta bana uzatan?)

4- Bin yıl öncesiydi; Edip Cansever’i, yanılmıyorsam Bebek Oteli’nin bahçesinde, herhalde votkasını içerken görmüş, ama kalkıp yanına gitme münasebetsizliğinde bulunmamıştım. Yazar-çizer milletinden yakın dostlarımla birlikte gittiğimiz meyhanelerde böyle durumların olması zaten söz konusu değildi.

Sonuç olarak, kimsenin yanına gidip tanışmaya, konuşmaya kalkışmadım.

Ben değil miydim, hiç tanışmadığımız Cemal Süreya’yla yan yana uçarken bile, onunla konuşmaya kalkışmayan?

 

ŞEREF BİLSEL

1- Kadıköy’de zaman zaman ‘Akdeniz Kafe’, ‘Mülksüzler’ ve ‘Son Gemi’ye giderim. (Bu gidişler, ‘ayda bir’in ötesine geçmez.)

Hafta içi düzenli gittiğim bir kahvehane var: Hüseyin Abi’nin kahvesi, Moda’da, bir liraya (rakamla: 1 TL) çay veriyor bize. 180 kuruşa mal edilen bir bardak çay Kadıköy’de pek çok mekânda iki, iki buçuk, üç tl’ye satılıyor; bu, sadece ayıp değil, ahlâksızlıktır!

2- Önceleri dışarıda yazıyordum; son yirmi yıldır bütün yapıp ettiklerim ‘içeride’ (evde, otelde vs). Yazı, içeriden gelen, içe doğan bir şey galiba, geldiği yerin özelliklerini rastladığı insanda da arıyor sanırım. Sessizlik ve bilindik âşina mekân istiyor. Her şeyin dışına -mümkünse, maddî gövdenin de- çıkarak yazmak gerekir, ama hiç değilse kalabalıkların dışına çıkıp oradan bakmak gerekir. Bir ucu dışarıda yakalansa da yazının/şiirin, evde tamam olmak istiyor galiba. ‘Ev’ dediğimiz tartışmaya açık tabii. Ev bugün çoğu inan için ‘dışarısı’ anlamı taşıyor da olabilir. Ne ise biz sözcüklerin içinde kalalım; sözcüklerden büyük ve ferah ve iştahlı ve imkânlı ‘ev’ kurulacaksa bunu yine- herkesten önce ve hızla- ‘sözcükler’ adlandırarak kuracaktır.

3- Mümkündür, ama dışarıda oturduğum bu yerlerde yanımda daha çok edebiyatla organik bağı olmayan (marangoz, bahçıvan, gazeteci, sâdekâr, otopark görevlisi, kasiyer vb.) insanlarla sohbet etmeyi yeğliyorum. Şiire itimadım, şairden fazladır. Şair olmazsa, şiir ve itimat olur muydu!

4- Doksanların ikinci yarısı Kadıköy’de bazı mekânlarda toplanırdı şuara taifesi: Yazı

Kitabevi, Benusen, Panorama, Fasıl, Hatay vs. Ben, zaman zaman oralara uğrardım. Bir mahfile, edebiyat grubuna, toplantı vaktine hiçbir zaman dâhil olmamakla beraber seyrek aralıklarla Dağlarca’yı görmek- ki benimle hasbihal etmekten kaçınmazdı- ‘Hayat Cafe’ye de giderdim.

 

ZEYNEP UZUNBAY

1- Sık sık Yerdeniz Kitapçısı’na gidiyorum. Alsancak’ta.

2- Dışarda düşünüyorum, evde yazıyorum. Çarşıyı pazarı, kalabalığa karışmayı seviyorum. İzmir banliyösünü okumak için, boş yer yoksa düşünmek için sık sık kullanıyorum. Emmek için annesinin memesini açmaya çalışan bebekler, zor sorular soran çocuklar, gülmeye bahane arayan liseliler, hayatın anlamını sorgulayan üniversiteliler, müzisyenler, dilenenler… hepsi orada. Raymond Carver’in

Lütfen Sessiz Olur musun, Lütfen? kitabını okurken mahcup olmuş, görmesinler diye kapağını saklamıştım. Oradan çıkıp ovaya vuruyorum kendimi. Kuşlara, çiçeklere, böceklere, otlara, ağaçlara bakıyorum. Arası mutfak. Mutfakta yazıyorum. Sigara da içiyorum orada.

3- Tanışalım tabii. Güldürdünüz beni.

Çocukluğumu hatırlar çocuklardan biraz korkarım. Gençliğimi hatırlar gençlerden biraz utanırım.

Yazdıklarını görmek isterim elbette. Ama ne söyleyeceğimi kestiremeyebilirim. Yazının kimsenin lafına bakmayacağını, bakmaması gerektiğini düşünürüm çünkü. Yazdıkları için sevinirim. Onları dinlemek isterim. Lafı kitaplara çekerim belki.

4- Yoktu. Adresleri, yazdıklarıydı.