7korku yeni

Mehmet Sürücü

2 Eylül 2018

 

Daha ilk sayfalarda anlatıcının, dokuz ay boyunca evden dışarı adım atmadığını okuduğumda, sıradan, bildik bir roman kahramanıyla karşı karşıya olmadığımı anlıyorum. “İnsan, her gün yatağa uzanıp perde aralarından sızan güneş ışınlarını seyrederek, su borularının şırıldamalarını, duvarlardan duyulan komşuların boğuk seslerini, asansörün gıcırdayışını, güvercinlerin teneke kaplı pencere kenarlarını tırmalayışlarını dinleyerek, gözünü tavana dikip suda çözünen tatlı bisküvilerle öğün geçiştirip uyuyarak yaşayabilir mi?” sorusuna yanıt anlatıcının kendisi. Yaşanabilir.

Anlatı boyunca adını vermeyen bir anlatıcı bu. Benim kim olduğum değil, nasıl olduğum, ne olduğum önemli mi demek istiyor bunu yapmakla? Belki de, benim gibiler çok hayatta, Ali, Veli, Selvedin, Boris, ne istersen diyebilirsin bana, demeye getiriyor.[1] Okurken pek bir eksiklik duymuyorum anlatıcının adsız oluşundan. Ama izlenimlerimi bir yere not ederken gerekli gibi görünüyor. Sürekli ‘anlatıcı’ veya ‘adsız anlatıcı’ demek, bir sözcüğü rendeleme, eskitme çabası gibi geliyor bana. Birkaç seçeneği eledikten sonra: ‘SE’ diyorum anlatıcıya. (Aslında ‘KA’ iyi giderdi ama ‘icat’ edip kullanmış biri…)

Bu kendini eve kapatmanın dramatik bir nedeni olmalı, diye düşünüyorum. Varmış. On yıldır evli olduğu karısı terk etmiş. Hem de bunun sorumlusu kendisiymiş. Sonrasında, ara ara dönüşlerle, kendi mutsuzluğunun, neden terk edildiğinin öyküsünü de sıkıştırıyor anlatıya SE. Terk edilmişliği hakkında konuşmaktan kaçınıyor. Zorunlu kalmadıkça anlatmıyor (?) Zaten meramı kendi mutsuzluğunu nasıl “yaptığı” değil. Başka şeyler.

 

****

Konu özetle şöyle;
SE’nin, içkiliyken, keyfi yerindeyse Ömer Hayyam’dan rubailer okuyan, ya da “You Mean so Much in My life, Dear!” gibi şarkılar mırıldanan, dinleyicilerinin, hayat hakkında anlattığı basit hikâyelerinden keyif aldığı, kasabadaki marjinal yaşamları [2] dinleyicilere ulaştıran, sevilen ve dinlenen radyo programcısı Aleksa adlı bir arkadaşı var. İşte bu arkadaşının kızı Mirna, savaş sırasında kaybolan babasını bulmasına yardım etmesini istiyor SE’den. Okuması için babasının 1993 yılında tuttuğu günlüğü veriyor. Günlükte anlatılana göre, Aleksa’nın başına, madencilerle ilgili bir program yapmak amacıyla indiği yeraltındaki dehlizlerde bir kaza geliyor. Madende bir deprem oluyor. Aleksa kazanın şokunu atlatmaya çalışırken, karanlığın içinden fırlayıp üzerine doğru gelen devasa atlar görüyor. [3] Karanlığın içinden yükselen ışığın ortasında, “büyük, yuvarlak yakası ve önünde bir madencinin yumruğu büyüklüğünde siyah düğmeleri olan uzun, yeşil bir palto giymiş, uzun boylu, zayıf bir adam…” duruyor. Siyah saçları kömür gibi parlamaktadır. Yüzü pantomim sanatçıları gibi bembeyazdır, gözlerinde hiç beyazlık yoktur, gözleri küçük siyah toplar gibidir. Madencilerin koruyucu cini Pekman’la [4] karşılaşmıştır Aleksa.

Sürekli, savaş sırasında ülke dışına gönderdiği eşi ve kızını özlüyor Aleksa. Madencilerin anlattıklarına, cinlere, hayaletlere, doğaüstü varlıklara inanmaya adım adım yaklaşıyor. Karısı ve kızını bir daha görmek için aramaya başlıyor Pekman’ı. Kentteki kütüphane görevlisi Ahmed’le tanışıyor. İnanıyor Ahmed, anlattıklarına. O da ömrü boyunca gözle görülmeyen varlıkların olduğuna inanmış, bir türlü onlarla karşılaşamamıştır. Aleksa’nın -inançsız bir ateistin- beklemediği bir anda, kolayca böyle bir cinle karşılaşmasını kıskanıyor. İçten içe ona kin besliyor. (Bunu daha sonra romanın sonunda öğreniyorum.) Ahmed ona teksir edilmiş bazı belgeler veriyor. ‘Tarih Öncesi Zamanlardan XX. Yüzyılın Başlangıcına Kadar Bosna Hersek’deki Madencilik ve Metalürji Seminerleri Üzerine Notlar’ı okumaya başlıyor.

Bu doğaüstü araştırmalar onu ‘kasabanın kötüleri’ Albin-Aldin Pegasus kardeşlere [5] götürüyor. Sonrasında ortadan kayboluyor. SE Aleksa’nın günlüğünü okuduktan sonra, günlükte adı geçen kişileri aramaya başlıyor. Mirna’ya yardım etmek istiyor. Yapacağı daha iyi bir işi de yok zaten. Araştırmaları sürdükçe doğaüstü olaylara, hayaletlere, rüyalarda görülen cinlere ulaşan yollara giriyor. Aleksa’yı arayışı adım adım, bekle[me]diği bir şekilde sonlanıyor.

(Pek de kısa bir özet olmadı.)

 

****

Geleyim korkulara. Romanda iki yerde verilmiş korku listeleri. İkisi de yedişer korkuyu sıralıyor. Listeler farklı.

1. Liste (sondaki ‘Notlar’ bölümünden): Ayna Korkusu, Issız Ev Korkusu, Utanç Verici Ölüm Korkusu, Devasa Şeylerden Korkmak, Geniş Orman Korkusu, Delirme Korkusu, Yalnızlık ve Karanlık Korkusu.

2. Liste (Aleksa’nın günlüğünden): Ölüm Korkusu, Hastalanma Korkusu, Fakirlik Korkusu, Sürüngen Korkusu, Sudaki Büyük Cisimlerden Korkma, Yükseklik Korkusu, Diri Diri Gömülme Korkusu.

Sondaki notlarda -anlatıcının tuttuğu-, korkuların kısa açımlamaları veriliyor. Üzerinde çok fazla şey söylenebilecek bu korkulara hiç bulaşmamak daha doğru. Yalnızlık ve diri diri gömülme korkularının romanda daha fazla öne çıktığını düşünüyorum. Başka bir okur da, “O senin düşüncen, aslında tüm anlatı ‘ayna korkusu’, daha da ötesinde insanın kendinden hoşnutsuzluğunun, yetersizliğinin, güven eksikliğinin bir dışavurumu,” dese, verecek yanıtım yok. [6]

Anlatıcı (SE); ne yapacağı kestirilemeyen, iki kadeh içtiğinde bardaki tüm insanlara küfredip bir ton sopa yiyen, kafası karışık, düşünceleri gezenti, iyi-kötü tanımlarına uzak biri. [7] Günümüz insanına yabancı değil bu hali. Onu sevmemize, yaptıklarını onamamıza gerek yok. Umurunda da değil zaten. O sadece elinden geldiğince olanları doğru anlatma çabası içinde olacağını, daha anlatının başlarında söylüyor. [8]

 

Aleksa ile SE’nin aralarında pek çok ortak karakteristik özellik var. Bunlardan da, yazara kadar giden bazı ‘hassas ortakların’ kuşkularını duyuyorum.

– SE, ilk -dokuz ay sonundaki- günde, uyuyakaldığında, yüzü pantomim sanatçıları gibi bembeyaz, gözlerinde küçük siyah toplar gibi olan, yeşil bir palto giymiş, uzun boylu, zayıf bir adamı görüyor. Aleksa aynı kişiyle -Pekman- maden ocağındaki kazada karşılaşıyor.

– İkisi de karısından ayrılmış, ateist, doğaüstü yaratıklara inanan kişiler. [9]

Metinlerarası örgüyle yazılmış roman. SE’nin ‘uzun bir kış uykusundan’ uyanmasıyla başlayan hikayesi, Mirna’nın verdiği Aleksa’nın günlüğüyle, kütüphane görevlisi Ahmed’in verdiği notlarla, cinlere, hayaletlere, doğaüstü olaylara uzanıyor. Yaşamanın olanaksızlaştığı -savaş sonrası, her yanı bembeyaz karlarla kaplı da olsa, yaşamın olanaksız hale geldiği- bir ülkede, ancak fizikötesi bir dünyada yaşanabileceğinin keşfi de aynı zamanda, diye düşünüyorum. Bir yanıyla SE’nin ermişliğinin hikayesi.

 

****

Birkaç teknik ayrıntı;

– Dipnotlar, bildiğimiz anlamda, ansiklopedik bilgi vermiyor. Anlatılana farklı bir bakış, katkı sağlayacak bir uzantı, o anlık düşünülen -belki de sonradan eklenen-, hem metine uyumlu hem de uzak duran şeyler.

– Sondaki notlar, anlatıcıya uzak -belki de anlatıcı kimliğinden sıyrılmış olan yazar- bir teknikle yazılmış.

– Sonda boş bırakılan yedi sayfa var. Bu sayfaları, “Sen de korkularını buraya ekleyebilirsin ey okur!” gibi anlıyorum.

– Roman boyunca adı geçen müzik parçalarını, o bölümleri okurken dinlemeye çalışıyorum. Bir ‘bileşime’ erebildiğimi söyleyemem. Belki de farklı ülkelerde yaşadığımızdan, günlük hayatta -geçmişte ve bugünde-, tükettiğimiz müziklerin farklılığından kaynakladığını sanıyorum.

İnandığım, okumanın bir ‘keşif” de olduğu. Bu nedenle de adını duymadığım yazarlardan bir şeyler okuyorum zaman zaman. İnsanların, dünyanın farklı yerlerindeki insanların, sıradan olan ya da olmayan hayatlarını merak hep ettim. Birisi; hayatın, yeraltındaki maden ocakları, bizlerin bu karanlık tünellerde, dörtnala koşan kör atlar olduğumuza inanabilir. Ben başka, öteki başka bir şeye… Sözcükler bu karanlık tünelleri aydınlatsın yeter.

 

 

[1] Romanın sonlarına doğru, son on senedir bir kez bile içten gülmediği vurgulanarak, SE’nin adının ‘gülümseme’ anlamına gelen bir kelime olduğunu öğreniyorum.

[2] “…fabrikalardan, uzak köylerden, kenar mahallelerden, kasabalardan ilginç tipleri; kibrit çöpleriyle Rönesans tipi binalar yapıp ünlenen maket yapımcılarını, çöplerden çift kanatlı uçak yapan insanları, ender bulunan kelebek koleksiyoncularını, on metrekarelik yaşam alanında on çocukla hayatlarını devam ettiren çiftleri, söylence biriktirenleri, eski güzelleri, parapsikologları, ıslah edilmiş sabıkalıları, profesyonel keramet sahibi adamları, akıl sır erdirilemeyen oburları, fanatik dize tacirlerini, meşhur âşıkları, yankesicileri…”

[3] Maden ocaklarının ilk açıldığı, lokomotiflerin olmadığı  zamanlarda, çıkarılan madenler hamalların sırtında veya atlarla taşınıyormuş. Zamanla gün ışığı görmeyen atların gözleri zayıflar, ezbere bildikleri tünellerde, kolayca yolunu bulurlarmış. Ölen atların ruhlarının tünellerde dolaştığına inanırmış madenciler.

[4] Pekman, eski zamanlarda, maden ocağında ilk ölen işçinin ruhuymuş. Cine dönüşmüş. Madencilere, gelecekte olacak kazaları önceden haber verir, dileyenlere altın damarlarının yerini gösterirmiş. Yerin metrelerce altındaki tünellerde, tek başına dolaşan birisi, hiç beklemediği bir anda karşılaşabilirmiş onunla. Korkmaması gerekirmiş, “Bol şanslar!” demeli, iyi dileklerini iletmeliymiş Pekman’a. Dilekler daha sonraki karşılaşmada gerçekleşirmiş. Maden ocaklarında, Pekman dışında başka hayaletlerin, cinlerin de olduğuna inanıyorlarmış madenciler. İyi huylu, kötü, uykucu, ayyaş cinlerin öyküleri dolaşıyormuş anlatılarında.

[5] Günlük hayattaki kötülüğün beden bulmuş şeklidir Albin-Aldin Pegasus kardeşler. Yecüc ve Mecüc’e benzetiliyorlar anlatının bir yerinde. Maden ocaklarının derinliklerinde oturan “Gümüş İmparator”un Manul ve Dagudin adında iki yardımcısı oldukları ima ediliyor. (Belki de ben öyle sandım) İronik bir yan da, onları kasabalı ‘kötü’ yapmıştır. Yok sayarak, yadsıyarak, öldüresiye döverek. Kasabadaki bütün yasadışı işlerinden sorumlu, “Kasabanın tarihindeki en fena suçlular..” onlardı.

[6] “Dünya nihayet sessizliğe gömüldüğünde, gece ve gündüz arasında çıkmaza girdiğinde, karanlık usulca ışıkla iç içe geçtiğinde, aynaya bakmaya korkarım. Aynada ne göreceğimden emin olamam. En çok çevremdeki her şey değişirken yansımamla biteviye kalma olasılığından korkarım.”

[7] “Evet, biliyorum, ben kurnaz, acınası, bencil, ödlek bir herifim; gerçek bir modern kahraman. Belki şu da ilginizi çeker. O zamanlar güzellikleriyle ilgilenmeyip kadınların sadece gözlerine baktığımdan iktidarsız bir erkek olmaya başladığımdan kuşkulanıyordum.”

[8] “Aslında her şeyi tam olarak aktarmak için uğraşacağım, çünkü bu ne de olsa kendi çıkarıma olur. Belki belirli konuşmaları kusursuz biçimde anlatmayı başaramayacağım, ama görüşmeleri mümkün olduğu kadar doğru aktaracağım.”

[9] “Sonradan ona sadece hayaletlere değil vampirlere, kurt adamlara, tayflara, perilere, cadılara, devlere, büyücülere, müneccimlere, cinlere, cücelere, meleklere, Azdaje de dâhil olmak üzere bütün ejderhalara, Şeytana, Lucifer’a, İblise, Behemoth’a, Astaroth’a, Gabriel’e, Azrail’e, Asmodai’ye, Cebrail’e, kutsal kâseye, denizkızlarına, satırlere, tek boynuzlu atlara, kentorlara, minatorlara, Borges’in düşsel varlıklarına, öcülere, Çizmeli Kedi’ye, Baba Yaga’ya da inandığımı söyleyecektim. Öldükten sonra dirilmeye, cennete, cehenneme, Yedi Aztek Cennetine, Valhalla’ya, Ragnarok’a, ebedi öbür dünyaya, yeraltı tanrısı Hades’e, Bosch’un tablolarına da inanırım. Derviş ritüellerinin, cin çıkartma ayinlerinin, tinselciliğin, simya ilminin, hocaların sözlerinin, kabalanın, kefaretin, büyülü sözlerin, çay yapraklarını, kahve tanelerini ve hayvan bağırsaklarını okumanın, el fallarının da faydalı olduğunu düşünürüm. Bütün sihirbazlık hilelerine, havaya yükselmeye, bir kadınının ortadan ikiye bölünmesine, şapkadan tavşan çıkmasına, hipnoz ayinlerine, telkinlere de inanırım. Tüm kalbirnle ve ruhumla reenkarnasyona inanırım! Eğer reenkarnasyonun ikinci bir şans olduğuna inanmasaydım, yaşadığım depresyon beni yutardı.”

 

 

Selvedin Avdić, Yedi Korku, Çev: Öznur Özkaya, Dedalus Yayınevi, 2017.

 

 

Mehmet Sürücü – Özyaşam Öyküsü 

1962 yılında Erdek/Ballıpınar köyünde doğdu. Ortaokul ve Teknik Lise öğrenimlerini Erdek ve Bandırma’da gördü. Motor makinisti olarak çalışıp geçimini sağladı. Uzun yıllar yağlı boya resim yapmak ve amatör fotoğraf çekimi ile uğraştı. Yaşamının büyük kısmını tutkulu bir okur olarak geçirdikten sonra, yazmanın büyülü dünyasına kapıldı. Sarnıç Öykü’de ‘Arıcı’, Yeni E Dergisi’nde ‘Kum’, ‘Boz’, ‘Sıradan Bir Günde Bir Çakal’ adlı öyküleri yayınlandı. Emekli olduğu 2004 yılından bu yana, zamanının çoğunu edebi uğraşılara ayırmaktadır.