Header Reklam
Ana Sayfa Yazılar Kitap Eleştiri Yenişehir’de Bir Öğle Vakti Romanı Yapısal İncelemesi

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti Romanı Yapısal İncelemesi

 

Gençlik yıllarının önemli bir kısmını Ankara’da geçiren Sevgi Soysal’ın romanlarında Ankara’nın etkilerini görürüz. Türkiye’nin önemli bir dönemine birebir şahit olmuş ve 1971 muhtırasında hapse girmiş, sürgüne gönderilmiş olan Soysal bu eserini hapis döneminde yazmış dolayısıyla o dönemin değişen Ankara’sına ve insanlarına ışık tutmuştur. Romanda mekan Ankara, zaman ise bir öğle vaktidir. Bu geniş mekanın dışında romanda geçen mekanlar; Yenişehir, Kızılay, Samanpazarı, Meşrutiyet Caddesi, Altındağ, Kavaklıdere, Kocatepe, Şahinler Köyü, Çankaya, Küçükesat, Deliler Tepesi, Trabzon, Selanik, Konya, İstanbul, Antakya, Viyana, Lozan ve Paris’tir. Karakterlerden bazıları romanın şimdiki zamanında Kızılay semtinin popüler mekanı Piknik’te de bulunurlar.

“Sanki büyük bir gürültüyle devrilecekmişçesine sallandı kavak.” (Soysal 2014: 13) cümlesiyle başlar roman. Ve hemen ardından “O her an oluşan, değişen şeyleri görmeyenler sezmediler bunu.” (Soysal 2014:13) cümlesiyle devam eder. Dönemin Ankara’sının Kızılay/Yenişehir semtinde kısacık bir öğle vaktinde devrilmek üzere olan yılların kavak ağacının çevresinde gelişmektedir roman. Kısacık bir öğle vaktinde geçen hikayeler geriye dönüş tekniğiyle anlatılmıştır. Birbirinden bağımsız hikayeler ile başlayan eser bir süre sonra Profesör Salih Bey’in ailesinin çevresinde birleşecek ve bir roman niteliği kazanacaktır. Değişimin anlatıldığını hemen ilk cümlelerde seziyor, roman devam ettikçe buna emin oluyoruz.

İlk hikaye dönemin Tezkan Mağazası’na gelen müşteriler orada çalışan zavallı satış elemanlarının alaycı bir üslupla anlatılmasıyla başlar. Bu bölüm değişen Ankara’nın sosyolojik ve ekonomik bir profilidir. İlk hikayemiz tezgahtar Ahmet’in başarısızlık hikayesidir. Tezkan Mağazası’nda çalışan tezgahtar Ahmet giyimine kuşamına oldukça önem veren, kazandığı parayı orijinal modaya uygun kıyafetlere yatırır. Baba-oğul, anne-kız kuşak çatışmalarının da ön plana çıktığı bu romanda ilk karşılaştığımız çatışma Ahmet’in işçi babasıyla olan çatışması ve onu bir türlü beğenmemesidir. Babaya karşı gelme, onun gibi olmama isteği tam olarak babasına zıt bir karakter ve yaşayış içerisine girmesine sebep olmuştur. Ahmet, Şükran’la buluşmak üzere işten çıkar ve önce yolda gördüğü işportacıyı yadırgar ve daha sonra bir plakçının vitrininde gördüğü Love Story plağının üstündeki kadına ‘bakirelik’ sorgulaması yapar. Bu sırada aynı plakçının önünde Şükran’la buluşur. Ve ‘bakirelik’ sorgulamasına Şükran da katılır. Bu sefer de Şükran’ın öğretmenlik yapmış olan arkadaşı Günseli’nin bakireliği üzerine sorgulamalar yapmaya başlar. Ahmet’in düşüncelerinde kadınlar ve onların bakireliği dönmektedir. Şükran’la mağazanın bodrum katına giderler ve Ahmet, Şükran’la orada cinsel ilişki yaşamak ister. Ahmet’in aklında sadece Şükran’la cinsellik düşüncesi varken Şükran’ın aklında Ahmet’le evlenme isteği olduğu için onu orada reddeder ve Ahmet’ten tokat yer. Yine ikisi de aynı umutlarla mağazanın bodrum katından el ele çıkarlar.

Şükran’la mağazadan sokağa çıkan Ahmet, Hatice Hanım’a çarpar ve Hatice Hanım’ın hikayesi başlar. Hatice Hanım gençlere, esnafa, peynirin iyisini satmayanlara, sokakta gördüğü her insana ve kuruma nefret duymaktadır. Emekli öğretmen Hatice Hanım için bulaşık yıkamak, evi temizlemek, alışveriş yapmak gibi gündelik işler hayati önem taşır. Onun hayatı ve işleri herkesten ve her şeyden önemlidir. Kanunlar ve polisler sadece onun için vardı. Onun öfkesinden korkup kaçan temizlikçisi Fikriye de ona dana kıymasının kalmadığını söyleyen tezgahtar da suçluydu ve en ağır şekilde cezalandırılmalıydı.

“Hep yakalamıştı suçluları, hep ürkütmüştü; korkutmuş, adam etmiş, yola getirmiş, hadlerini bildirmişti suçluların.” (Soysal 2014:41)

Ona hizmet etmeyen onun işine yaramayan her insan karşısında polisleri, copları, dayakları arayan Hatice Hanım mağazadan çaldığı çay kaşıklarını kendisine hak saymaktadır.

“Necip Bey, Hatice Hanım’a bilgili bir incelikle verdiği selamın karşılık görmemesine bozulmuştu.” (Soysal 2014:49)

Necip Bey, Selanik’te doğmuş Avrupa’da eğitim görmüş bir mirasyedidir. Babasının parasını Viyana’ya kaçan ağabeyi Necmi yemiş, kendisine ve kardeşlerine para bırakmamıştır. Necip Bey her gün ağabeyini hatırlayıp ona olan nefretini tazelemektedir. Parası bittikçe cimrileşmiş çalışıp para kazanmak aklına bile gelmemiş bu nedenle de karısıyla boşanma aşamasına gelmiştir. Sık sık Avrupa’da gördüğü insanlarla ve hayatla çevresindeki insanları ve hayatı karşılaştırıp çevresindeki her şeyi küçümsemektedir. Son mülkü olarak babadan kalma apartmanı vardır. Ve parası bittikçe aile içinde de itibarını kaybetmiştir.

“Kızı, hiçbir sorusuna karşılık vermiyor; oğlu saç uzatıyor, acayip bıyıklar bırakıyor, odasına Fidel Castro’nun resmini asıyordu; inat için yapıyor bunları, hepsi inadına. Oysa liberal bir adamdı Necip Bey, öyle sayardı kendisini, her sabah İsviçre gazetesini okumayı ihmal etmezdi. Komünizmin ne olduğunu, kimlerin komünist olduğunu bildiğini iddia ederdi. Bu modası geçmiş bir amele diniydi; bir zamanlar Avrupa’da fırtınalar koparmıştı ama Avrupalılar gereken tedbirleri almışlar açgözlü ameleyi doyurarak haset beyinlerini bu dogmatizmin karanlığından kurtarmışlardı.” (Soysal 2014:60)

Necip Bey bir gün oğlunu, odasında bir silahla oynarken görür. Oğlu ile aralarında çıkan tartışmada oğlu, Necip Bey’e Fidel Castro posterinin önünde silah doğrultur ve Avrupa’dan aldığı golf pantolonuyla dalga geçer. İşte Necip Bey tüm bunları hatırlarken o öğle vaktinde gol pantolonunun paçası çözülür.

Necip Bey’in girdiği bankada çalışan Mehtap’ın babadan gelen kaderi değiştirme isteği vardır. Onun hayali çalışıp biriktirdiği para ile zor şartlarda çalışan babasını ve annesini rahat ettirme, güzel bir evde yaşatma hayali vardır. Ancak Mehtap, Necip Bey’in bankada kalan son parasını da çekmeye geldiğini öğrendiğinde umutları, hayalleri zedelenir. Necip Bey’in bile parasının tükendiği dünyada Mehtap için umut kalmamıştır o öğlen.

Dönemin Kızılay semtinde oldukça popüler bir mekan olan Piknik’te nişanlısıyla yemek yiyen mobilya dükkanının sahibi Güngör, Necip Bey’i görür ve onun Avrupa merakını eleştirir. Karısından boşanmak üzere olan Güngör’ün bir de nişanlısı vardır. Güngör’ün kadınlara olan bakışı da tıpkı dükkanındaki mallar gibidir.

“Benim yanımdaki kadının kötü giyinmesi, dükkanımın iyi iş yapmaması gibi bir şey olur. Nasıl dükkanımın vitrinine önem veriyorsam, bedestenden aldığım pahalı antikayı gözümü kırpmadan vitrine koyuyorsam, yanımda taşıdığım kadının koluna gözümü kırpmadan girebilmem için onun bir vitrin gibi iyi düzenlenmiş, ilgi ve müşteri çekici olmasına dikkat etmeliyim.” (Soysal 2014:78)

Bu nedenle nişanlısı Melahat kendisini Güngör’e beğendirebilmek için görünüşüne önem verir ve onun kendisini bırakmasından korkar. Güngör, mahallesindeki Amerikalı gençlere paskalya yumurtası boyayarak bugünlere geldiğini anlatmaktan keyif alır. Boşanmak üzere olduğu karısını da beğenmez ve Melahat’e de karısını kötüledikçe Melahat bir gün kendisinin de o duruma gelebileceği korkusunu yaşar. Boşanma işlemleri için avukatla görüşmeye gidecek olan Güngör arabasını almak üzere otoparka yöneldiğinde yıkılmak üzere olan kavak ağacının çevresini saran polisler ve itfaiye Güngör’ü otoparktan uzaklaştırır.

O anda Profesör Salih Bey ve Güngör birbirlerine temas ederler ve Salih Bey’in hikayesi başlar. Profesör Salih Bey, yoksul bir mahallede (Samanpazarı) durumu iyi olmayan bir ailede yetişmiştir. Çok çalışmak, başarılı ve zengin olmak uğruna ne çocukluğunu yaşamış ne de ailesi de dahil herhangi birine sevgi beslemiştir. Hukuk Profesörü olmuş istediği malı mülkü edinmiş ve bir vekil kızı olan Mevhibe Hanım ile evlenmiştir. Ancak kimseyi sevmemiş ve sevmemektedir. Hayatını kendi kendi kurallarıyla çevreleyip iyi bir konuma gelmiştir. Bu nedenle kurallara hep saygı göstermektedir.

Bu kısma kadar birbirinden bağımsız gibi görünen hikayeler artık birbirine bağlanmaya başlamış ve bu eseri roman yapan bütünlüğe doğru gitmeye başlamıştır.

Profesör Salih Bey’in karısı Mevhibe Hanım da tıpkı kocası gibi evinde katı kurallardan örülmüş bir sevgisizlik duvarı kurmuş ve buna uygun yaşamaktadır. Mevhibe Hanım’ın babası Atatürk zamanında milletvekilliği yapmış, sevgisizliği ve kuralcılığı babasından öğrenmiştir. Mevhibe Hanım’ın dünyasında bir bakıma tutarsızlık vardır. Dedesinden ve babasından gelen gelenekle o da halk partilidir. Ancak içinde ‘halk’ kelimesinin olduğu bir partiden olmasına rağmen halktan uzak ve halka tepeden bakan bir tavrı vardır. İşçi sınıfını ‘pis’ görür. Hastaneye gidip oraya yardımda bulunmasında bile bir yapmacıklık vardır. Küçük burjuva diyebileceğimiz bir tavırla halkla arasına bir çizgi çekmiştir. Onun çalışanlarına gösterdiği davranışlardan anlayabiliyoruz bunu.

“Kapıcı Mevlüt Efendi’nin karısı bahçedeki kavağa çamaşır ipi germiş, çamaşırlarını ele güne karşı, apartmanın sokağa bakan yüzü önüne asmıştı yine. Mevlüt’e bağırmak, onu çağırıp iyice haşlamak için açtı pencereyi.” (Soysal 2014:134)

Olcay ve Doğan, Mevhibe Hanım ve Salih Bey’in çocuklarıdır. Ailesindeki sevgisizliği gören, hisseden belki de bundan en çok etkilenen Olcay’dır. Bu mekanikleşmiş ailede insani duyguları en çok taşıyan kişidir Olcay. Bu sevgisiz ortamdan kaçmak için küçük yaşta kitaplara sığınmıştır. Annesinin erkek evlat sevgisine tanık oldukça yalnızlığı artmış bu durum abisi ile arasına bir duvar örülmesine sebep olmuştur. Kendisini Camus’un ve Sartre’nin kitaplarında bulmuştur. Abisi ile girdiği bir diyalogta abisi Doğan ona duvarları nasıl aşabileceğini nasihat etmiş böylece abisiyle arasına giren duvar yıkılmış, Olcay umut dolmuştur.

Doğan kendini gerçekleştirmek adına bir takım alanlara heves ediyor ancak hiçbirinde istikrarlı olmuyor ve fikirleri hep yarım kalıyordu. Doğan son heves olarak sinemaya merak kalmış ve Altındağ gecekondularında bir film çekmeye çalışmıştır. Altındağ’a film çekmeye gittiğinde kamerayı hayatlarında ilk kez gören Altındağ halkı ve çocukları Doğan’a rahat vermemiş ve istediği filmi çektirmemiştir.

Doğan çektikleri filmlerin gösterimini yapmak üzere arkadaşlarıyla bir sinema gecesi düzenler ve o gecede Ali ile tanışırlar.

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını siyasi bir roman haline getiren karakter Ali’dir. Ali romanın olumlu kişisidir. Sevgi Soysal en tutarlı ve sağlam cümleleri onun ağzından söyler bize. Belki de cezaevinde yazdığı bu romanda kendi düşüncelerini Ali’nin ağzından duyarız. Onun hayatlarına girmesi Doğan ve Olcay için bir değişim, dönüm noktasıdır. Daha ilk tanıştıkları anda Doğan ve Ali’nin yaşadığı diyaloglar bize Ali hakkında hemen bir fikir edinmemizi sağlar. Doğan’ın başarısız film gecesine gelen entelektüel kesim arasından kolayca sıyrılmayı başarır Ali. Doğan’ın filminin bitiminde yaptığı söyleşide kendisini entelektüel olarak ayıran kesimin yorumları yüzeysel süslü cümlelerden ibaretken Ali bir anda acımasız yorumlarıyla Doğan’ı gerçeklerle yüzleştirir. O geceden itibaren Ali ve Doğan yakın arkadaş olurlar. Soysal, 68 kuşağı gençlik profilini Ali üzerinden yansıtmıştır bize. Ali işçi bir babanın ve ev hanımı bir annenin oğludur. Fakir bir aileden geliyor olmasına rağmen romanın başında karşılaştığımız ne tezgahtar Ahmet gibi ailesini reddetmeye çalışır ne de Mehtap gibi aile kaderini değiştirmek için didinir. Hatta onun marksistliği Necip Bey’in oğlu gibi şımarıklık da değildir. Onun eylemlerinde bütün işçi sınıfının kurtuluşu için çalışmak vardır. Sosyal konumundan ne o ne de ailesi utanmaz. Aile içi ilişkileri Doğan ve Olcay’da olduğu gibi soğuk ve sevgisiz değildir. Ali kanlı canlı insani ilişkiler içinde yoğrulmuş bir gençtir. Bu nedenle sevgisizlikten yorulmuş küçük burjuva ailesinde yetişmiş Olcay için Ali çekici gelmiş ve içinde yaşadığı duvarları aşmak için Ali’yle yakınlaşıp onunla birlikte eylemlere katılmaya başlamıştır. Ancak bir süre sonra duvarlarını aşmak Olcay’a zor gelmeye başladığından ve bunu asla başaramayacağı düşüncesiyle Ali’den ayrılmıştır.

“Doğruydu belki. Olmasa bütün bu cümlelere, alınganlıklara ne gerek vardı? Ya da beceriksizdi sadece. Kopmayı beceremiyordu. O evin yatağında yatıyor, o evin hizmetçisine yıkatıyordu çamaşırlarını, o evin köftelerini yiyordu çünkü. Bunlar sürdükçe beceremezdi de. O evin düzenini anası babası sağlıyordu. Böyle oldukça, onlara kendisini olduğu gibi koyup kabul ettirebilir miydi? Bütün bunları düşünmüştü işte.” (Soysal 2014:205)

Doğan, Ali ve Olcay ilişkisinden dolayı Ali’den uzaklaştığı ve Ali’nin Olcay’la ayrıldığı dönemde Ali hapse girer ve 15 günlük gözaltından sonra tekrar dışarı çıkar. Ali, Olcay ve Doğan artık eskisi gibi olmayacaktır.

“Değişti mi? O günden bu yana Ali değişti mi? Yok, işte kavağın devrildiğini Doğan’a haber veren yine o. Doğan ise, kaldırıma yığılmış kalabalığın içinde, Ali’yle olan olan ilişkisini yeniden düşünüp kavağın devrildiği anda bir şeyi belirlemek istiyor. Neyi? Ali’yi mi? Ali oldukça belirli. Ali’yle olan ilişkisini mi? Belki kavağın devrilmesinden, caddenin boşalmasından sonra, nasıl?” (Soysal 2014:161)

O sancılı dönemden sonra bu kuşağın birbirleriyle ve toplumla olacak ilişkisini Soysal, Doğan’ın düşünceleri üzerinden şu cümlelerle anlatır:

“Sık sık kınayacağız birbirimizi, haksız yere suçlayacağız, yan sokaklara sapıp, birbirimizi yitireceğiz labirentin içinde. Yakınlaşsak da, anlatılmadık anlaşılmadık şeyler kalacak aramızda. Kuşku güvensizlik kalacak.” (Soysal 2014:197)

Ali, Doğan’la devrilmek üzere olan kavak ağacının yanındaki kaldırımda buluşurlar. Ali hapishaneyi anlatır, dışardakiler ve içerdekiler üzerine konuşmaya başlar. Doğan’ın evinin önünde yıkılmak üzere olan kavak ağacı ile Doğan’ın ailesi üzerine bir benzetme yapar. Doğan ve Ali yıkılmak üzere olan kavak ağacının etrafında toplanan kalabalığın içine karışırlar. Şimdiye kadar hikayeleri anlatılan insanlar da bu kalabalığın içindedirler. Birbirinden bağımsız insanların hayatlarından kesitler sunan Sevgi Soysal bu kısımda romanı yine dağıtarak Boyacı Necmi, Aysel ve Sakarya Cadesinin delisinin hikayelerini anlatmıştır.

Kalabalığı fırsat bilen boyacı Necmi ile Ali Konya’dan arkadaştırlar. Babasının, kardeşine olan tecavüzünden doğan ve seks işçiliği yapan Aysel çok zor bir hayat geçirmiştir. Ali ile hapishanede tanışırlar ve Aysel Ali’den hoşlanır. Bu sırada itelenirken elmasını yere düşüren ve elmasının peşinden koşturan derdini kimseye anlatamadığı için kalabalığın içinde dayak yiyen deli de anlatılır.

Kapıcı Mevlüt eve geldiğinde çamaşırları, apartmanın önüne kavak ağacına gerdiği ipe asan karısını bir güzel haşlar. Mevhibe hanımın gazabından korkan Mevlüt çamaşırları toplamaya giderken kavak ağacı Mevlüt’ün üzerine düşer.

“İtfaiyeciler düdük çaldılar. Mevlüt’e doğru ellerini kollarını sallayarak koştu yürekli bir itfaiyeci. Ama çok kısaydı zaman. Günü dolmuştu kavağın. Uyarılar geç kaldı. Çürük kökleri üstünde fazla duramayan kavak, özsuyunu tümüyle tüketmiş gövdesini bir sağa bir sola salladı, sonra büyük bir çatırtıyla, ama o sondaki, kimsenin artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceği andaki hızıyla Mevlüt’ün üstüne devrildi.” (Soysal 2014:272)