1991 Ankara doğumlu Aysu Arslantürk, Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu. Notabene Yayınları’ndan Panayırda adıyla çıkan kitap, genç yazarın ilk öykü kitabı.

Yedi öyküye karşılık gelen, yedi şiirsel metinle farklı bir formata sahip Panayırda. İncelediğim kadarıyla içerik olarak da son yıllarda çıkan öykü kitaplarına benzemiyor. Seçilen konuların evrenselliği ve en sona gizlenmiş muhteşem öykülerle şaşırtıcı, ilginç ve farklı bir öykü kitabı Panayırda. Bir okur olarak beni en çok şaşırtan öykü, kitapta “İkizler” başlığı altında yer alan ikinci öykü oldu. Yazarın bu öyküyü kitaba almaktaki amacının son iki öyküye kıyasla öykücülük konusundaki gelişimini sergilemek olduğunu düşündürdü.

Okumalarımız, bizi, orta yaşlı bir adamın bunalımından sonra, özgürlüğü doğada arayan insanlara, Macaristan tavernalarında kurulan karanlık oyunlara, dağa tapan bir kabileye, yaşadıklarını tevekkülle kabul eden mülteciye ve nihayet en sona saklanmış mükemmel iki öyküye kavuşturuyor.

İlk öykü “Mirasyedi”, yaratılan zengin karakterleriyle başarılı bir öykü. Aslında, bağımsız olma fikrine hayran Halit, karısını ve çocuklarını terk etmiş, sefahat alemine dalmıştır. Babası Atabey Bey, nasihat etmek babında evine çağırmıştır elli iki yaşındaki oğlunu. Halit’i salt bu nedenle çağırmamış olmak için, ona ilgisini çekecek bir hediye hazırlamıştır. Bir ney. İçten içe babasına hayran Halit, bir otel odasında alkolle birlikte ilaç aldığında yanında sadece babasını son gördüğünde aldığı ney vardır. Öyküden sonra gelen “Eşik” adlı şiirsel metinden birkaç dize:

…dinle

ışık böyle doldurdu mu

daha önce gittiğin yerleri

dinle

bildiklerindir, duydukların,

aynı kökten dilleri…

“İkizler” adlı öykü yine değişik bir teknikle iki ayrı öyküden oluşuyor. İlk öykü “Balık Gözü”, bir karavanın bulunduğu kırsalda yaratılan atmosferle başlıyor. Karavanda uyuyan adam kâbus görmektedir. Kâbusta suda batmakta ve balıklar tarafından dişlenmektedir. Karşısında ise kendisi olduğunu fark edeceği bir adam vardır. Kâbus, rüzgârın düşürdüğü bir konserve kutusunun gürültüsüyle biter. Uyanan kahraman kendine kahve yapar. Finlandiya taraflarına gitmek istediğini öğreniriz. Domuz eti yemesinden kahramanın bir yabancı olduğu kanısı varırız. “ …Elli altı yaşındaydı, sağlığı yerindeydi, hiç evlenmemişti. İçki-sigara-tatil; bunların hiçbirine ne zaman ne de para ayırmıştı…” Daha sonraki satırlarda kendini bir başına doğanın kollarına bırakmış kahramanın, arayış içinde olduğunu anlarız. Canı geyik yahnisi çekmektedir. Bir geyik avlamak istiyordur. Vurdukları çabuk sinekleniyordur. Şehirden yeni gelmiştir ama sebzeleri de çürümeye başlamıştır. Hava da oldukça soğuktur oysa. Minik bir buzdolabı olduğunu da biliriz.

“İkizler” öyküsünün “Geyik Gözü” adlı ikinci öyküsünde de kahramanımız bir kâbusa uyanır. Sık bir ormanda zorlukla ilerlemektedir. Sonra geyikleri görür. Bir adamın karnını deşmişlerdir. Adam başını tutmaktadır. Geyikler etlerini bırakınca adam cılız bir ses çıkarır, yana dönüp karnını tutar. Kahramanımız yaralı adamın aslında kendisi olduğunu fark eder. Koşmaya başlar ve uyanır. Bu kahraman da arayış içindedir. Şehirden kaçmak için güneyde bir yazlık satın almak istemektedir.

Bu ikiz öyküler, insanların büyük şehirlerden uzaklaşma, doğayla kaynaşarak özgürleşme isteğini konu alan ve psikanalitik öğeler taşıyan öyküler. Doğadan alınan emsalsiz haz öykülerin söylemedikleri. İlk öyküde, tek başına doğada yaşamanın zorlukları ön plana çıkarılarak, ‘aslında özgürlük yoktur’ denmek istenmiş. Öyküyü takip eden “Kayıp İki Adım” adlı metinden anlamlı dizeler:

 

…tapınan

bir kuşun gagasına otur

ve

de,

dizginsiziz biz

hazır mıyız tebyizsiz?…

 

“Tanrı Dağı” adındaki fantastik öyküde; aynı isimli köyde, ihtiyar heyetinin soyunun, volkanlar taşlaşmadan dağın içinden yollandığına ve onların soylarının köyde sürdüğüne dair efsanevi inanışlar hakimdir. Bu köyde bebekler peş peşe ölmeye başladığında bilgelerden biri insanları saymış ve fark etmiştir ki nüfus yüz kırk üçü geçtiğinde bebekler ölmektedir. Tanrıları kızdırmamak köydeki nüfusu sabitlemeye bağlıdır. Altı parmaklı güçlü savaşçı Agbuyon ve karısının bebekleri olacaktır. Bebeklerini kurban etmemek için köyden kaçarlar. Dağlara tırmandıkça ikilinin inançları zayıflamaya başlar. Agbuyon çok yükseklerde ateş yakar. Ateşi gören köyün büyücüsü Agbuyon’un oğlunun yeni mawudagu olacağını sevinçle muştular. Tanrı atamıştır çocuğu. Dağın öte yanında soyu süren Tanrı çocukla, köyün savaşları sürer gider. Savaştıklarının kendilerinden olduğunu bilmezler. “Aşık” adlı metinden öyküyü çok iyi karşıladığını düşündüğüm birkaç dize:

 

…ben sana kökünden karıştım.

bu dikenli bir lütuf,

devinip duruyor…

 

“Taverna” adlı metin, bir tiyatro oyunu. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanabilecek bu öykü, Macaristan’da bir tavernada geçer. Oyunu kuran, muktedirleri temsil eden D., tavernanın sahibi eski bir tüccardır. Şehirde yabancı olan S. ile masasına oturduğu B. ve garson öldürmeye ve oyunun sonunda mutlak bir ölüme yazgılı birer maşadır. Muktedirlerin kullanmak için seçtiği B.’nin sabıkalı, S.’nin elinin üstünde yara izi olması da manidardır. “Tüccar” adlı şiirsel metinden:

 

…büyüdüler tüccarlar

dünyayı sarmaladılar

işte en uzakta bir tüccar

en yakındaki ile beraber

birinden diğerine

hikâyeleri dağıtıyorlar…

Kitaba adını veren “Panayırda” adlı öykü, Suriyeli olduğunu anlayacağımız, çocukluğundan beri hep aynı rüyayı gören delikanlının, rüyalarını not almak isteğiyle başlar.

Bu rüyalarda ona ve arkadaşlarına panayır bileti almış sarışın bir kadının derin izleri vardır. Suriyeli genç Sadık, bize Türkiye’de yaşadıklarını ve sonrasını, rüyalarını not almanın verdiği alışkanlıkla, sömürüye kaçmadan, tevekkülle anlatır. Bana, ‘Bir İnsanın Ana Vatanı Çocukluğudur’ sözünü hatırlatan bir öykü.

…İnsaniyet nehri istediği kadar çağlasın, herkes kabı kadar alıp yoluna devam ediyor. Ben başka bir yerine gitsem dünyanın, zorda bir Türk görsem, hemen yardım ederim. Vefa borcum var benim. Fakat acımam düşmüş bir Türk görsem, acımadan elinden tutarım. Zevalin de bir sebebi vardır, mutlaka bir ederi vardır…

Öyküyü karşılayan dizelerden birkaçı:

 

…ve çocuk,

avuçlarından öptü annesini

ve babasının kokusu ciğerine doldu

bu bir savaş

körelenler aksayacak

belki vurulacaklar

düşecekler

ve çocuk kucaklayacak onları

çocuk muktedir

çocuk gücü yetecek

çocuk bir ejderha…

 

Kitabın sonunda yer alan, “Anma” ve “Bir Girdap, Bir Çeşme, Bir Damla” adlarındaki iki öykü yüksek çıtasıyla şaşkınlığa sürükledi beni. İkinci öyküyle son iki öykünün aynı yazarın elinden çıktığı konusunda kuşkuya düştüm.

“Anma” adındaki öyküde güvenilmez anlatıcı baş uşak Edwin Evans, ölümünün yaklaştığı endişesiyle, terki âlem etmiş şair efendisi hakkında yazılan makalelerin onu anlatmak konusunda yetersiz kaldığını düşünerek efendisi anlatmaya çalışır.

…Bu yazılar, umuma sundukları yansımanın daha da eğilmiş bükülmüş hâlinden başka bir şey değil ve bu benim hatam. Lütfen, hiçbir şeyi açık etmeyen girizgâhımı mazur görün fakat efendimin hatırasına sadık kalmaya çalışıyorum. Yazdığım herhangi bir kelimenin üstünü karalamam kesinlikle yasaktı çünkü o, ‘sen doğru yaşarsan kalem ne yazacağını bilir derdi’…” Bu satırlar bana uşağın, efendisinin gölge yazarı olabileceği çağrışımını verse de sonraki satırlarda anlatıcı, “…Pek tabii bu kesitler yaşlı bir zihinde kalan kesik kesik parçalar…” diyerek kendisine güvenemeyeceğimizin altını çizer.

Uşağın demesi odur ki, efendi, uşağın algısını ve gözlem yeteneğini geliştirmek, fikir alışverişi sırasında kendisine denk kılmak için seçtiği kitapları okumasını sağlamıştır. Uşakla, uşağın yaptığı okumalar üzerine konuşmuş, yazdığı tahlilleri incelemiş, yorumlamıştır. İlerleyen satırlarda yer alan isabetli edebi bilgiler uşağın bu konularda bilgili olduğunun kanıtı gibidir.

Ancak, uşağın anlattıkları çelişmektedir de. Bu çelişkiler uşağın yargılarının farklı zamanlarda verilmiş yargılar olmasıyla da, zihninin yaşlı olmasıyla da, uyduruyor olmasıyla da açıklanabilir. Bazen “…kütüphanesini bana açtığını kendisine saklamıştı…” der, bazen de “…çünkü uşakların genelde kitapların sadece tozunu almaya ya da dağılan kitapları yeniden düzenlemeye izinleri var. Bunun tersine, benim okumam emredilmişti…” der.

Anlatıcı, Bayan Sinnet’i (bu arada Sinnet’in anlamına baktığımda eski İngilizcede ‘mind to’ anlamına geldiğini fark ettim. Dilimizdeki karşılığı ise; “akla” kelimesi.) malikaneye geldiği ilk günden beri onaylamamıştır. Oysa doğumundan beri efendisine bakıp büyüten, efendisinin her sorusunu yanıtlayacak yetkinlikte olan Bayan Sinnet’tir. Belki de efendinin gölge yazarı Bayan Sinnet’tir. Anlatıcı, Bayan Sinnet’i öylesi bir reddediş içindedir ki onun kızı ile efendisi arasındaki ilişkiyi bize aktarırken; yanlış olanın uşağın öznel yargıları olduğunu fark ederiz. Bu da bana göre öykünün başarısını taçlandıran muhteşem bir ayrıntıdır. Küçük Henry’i efendisinin oğlu olarak kabul etmemesi de anlaşılır bir şeydir. Ayrıca, anlatıcı, Bayan Sinnet’in efendisinin hayatını ve mesleğini şekillendiren tek insan olduğunu da söyler öykünün bir yerinde. Yaşlı uşağın bu ifadelerinden, ömrünün Bayan Sinnet’ı kıskanmakla geçtiği, aslında efendisiyle arasında sözünü ettiği gibi bir denklik olmadığı anlamı da çıkarılabilir. Metne serpiştirdiği isabetli edebi bilgiler de efendisinin odasından aşırmış olabilir. Ya da yazdıkları bütünüyle hastalıklı zihninin ürünü olabilir.

“Güvenilmez” anlatıcıdan harika bir öykü, okuması doyumsuz. Bu metnin orijinali yazarın Bilkent Üniversite’sindeki bitirme tezidir.

Öyküyü izleyen “Yazar” adlı şiirsel metinde, ilk beş dize ancak, yılmadan çabalayanların yazar olabileceğini çok güzel ifade etmiş:

 

onlar, şimşekleri gördükten sonra

ses kulaklarını doldurana kadar bekleyenlerdir.

Onlar o sünüp giden aralıktadırlar.

Ve onlar sıkılmazlar, bıkmazlar

Ve hayır! Onlar vazgeçmeyenlerdir.

 

“Bir Girdap, Bir Çeşme, Bir Damla” adındaki öyküde, yaşamın tadını anları derinlemesine yaşayarak çıkarmaya çalışan tasavvuf ehli bir kişinin, ekmek kırıklarına gelen kuşların, gelmeyi kesivermesiyle kendisiyle alakalı anlık aydınlanması konu edilmiş. Bu, bir tür yüzleşme anı da sayılabilir. Anın ışığı o denli parlaktır ki o anı hiç unutmaz.

Bana Yunus Emre’yi çağrıştıran “Vaha” adlı şiirsel metinden:

 

…kuş ile dud ile geçindim

içimden neler geçirdim

zihnim yola meyl eylemiş

fakat ben bunun içindim…

 

Okuyanı dünyanın bir köşesinden diğer köşesine savuran Panayır çeşitlemesindeki öykülerle, öykülerle örtüşen ironi, yergi ve kışkırtıcı derin anlamlar barındıran; düşündüren, arayıp bulduran şiirsel metinlerle okunası bir öykü kitabı Panayırda. Okunmasını tavsiye ederim.