Yazar Adnan Gerger ile Tekgül Arı Söyleşisi 

16 Mart 2018

 

 

Marx’ın vurguladığı gibi, kapitalist sınıfın her türlü enformasyon ve bilginin üretim ve dağıtımını kontrol altına aldığını, medyanın da belli bazı görüş ve düşüncelerin yaygınlaşması temelinde hareket edip bunun dışındakilerin görünmesine izin vermediği dönemlerden geçiyoruz uzun yıllardır. Deneyimli gazeteci, araştırmacı ve yazar Adnan Gerger’in, 1990 yılında basılan, titiz bir araştırmanın ürünü olan “Firar Öyküleri” kitabı, yirmi sekiz yıl sonra Karakarga Yayınları tarafından yeniden basıldı.  Gerger, yirmi sekiz ünlü, sol ve sağ örgütlerin lider kadrolarının ve mafya babaların cezaevlerinden kaçışlarının gerçek öykülerini anlatıyor bizlere. Yılmaz Güney’in, Mahir Çayan ve arkadaşlarının, Kırşehir, Erzincan cezaevlerinde gerçekleştirilen firar öyküleri yanında Haluk Kırcı, İsa Armağan, Mehmet Ali Ağca, Mustafa Pehlivan,  Alaattin Çakıcı gibi birçok basına yansımış isimlerle de karşılaşıyoruz. Kitap, hücresinde tünel kazarak, cezaevi çöp arabasına gizlenerek, asker üniforması giyerek, hastaneden çatışmalarla kaçırılarak, babaları tarafından kaçak oğulların devlete teslim edilerek birbirinden farklı kaçış öykülerinin gerçek yüzünü, aksiyon filmlerini izler gibi, gösteriyor.

Gerger, özellikle belli dönemlerde -12 Mart Muhtırası, 12 Eylül darbesi sonrası- hapishanelerin ve ülkenin genel siyasal yapısının belgeselini sunuyor bizlere. Sistem/iktidarlar ise, belli bir düzen ve norma göre kendi eyleminin devamlılığının ve düzenliliğinin sağlandığını göstermek için tarihsel firarları çarpıtarak basına aktarıyor. Çünkü sistem/iktidar topluma, kontrol mekanizmalarının devrede olduğunu medya aracılığıyla tekrar tekrar imleyerek kendi hükümranlık bilgisini yerleştiriyor. Bu nedenle tünel kazan firariler, kaçmadan önce tünelin içinde fotoğraf çekip gerçeği belgelemeye yöneliyorlar. Gerger de aynı kaygılar ve gazetecilik dürtüsüyle tarihsel gerçekleri ayrıntılarıyla bizlere öyküler üzerinden aktarıyor.

Kitabı okurken Adnan Gerger’e soracağım sorular da epeyce birikmişti, bu nedenle Kızılay’da buluştuk.

Biyografinizi okurken, edebiyatla uğraşınızın çocuk yaşlarda başladığını görüyoruz. “Yalnızlıktan Sesleniyorum” isimli bir mektubunuzun bir gazetede yayımlanıp beğenilmesi, sizin yazarlıkla ilgili kararınızda etkili olmuş. Ancak uzun yıllar gazeteciliğin yanında akademisyenlik, araştırmacı yazar olarak çalışmalar yapıyorsunuz. Onca işin arasında edebiyattan uzak durmadığınızı, roman, şiir, deneme ve anılar yazdığınızı ve bu alanlarda ürettiğinizi de biliyoruz. Gazetecilik mesleği saha işi olduğu için hikâyesi de çoktur. Peki, her gazeteci edebiyatçı olabilir mi?  Ya da olmalı mı?

Evet, küçük yaşlarda edebiyata büyük ilgi duydum. Kitap okuma alışkanlığının yanı sıra yazmanın zevkine ta ilkokul sıralarında vardım ve hiç kopmadım. Bunda öğretmen olan babam Kadri Gerger’in payı çok büyüktür. Fakülte sıralarında yazmayı yaşam biçimi haline getirmek benim için bir tutkuydu. Edebiyatsız bir yaşam düşünemiyordum. Yazmaya en uygun mesleğin gazetecilik olduğuna kendimi ikna etmiştim. Çünkü insanların hayatını devam ettirmek için para kazanacağı bir mesleği olmalı. Şimdi şu soruyu da sormak gerekiyor. Edebiyat bir meslek midir? Evet, bir meslek ancak bu ülkede karın doyurmayan bir meslek olduğu da bir gerçek. Bu nedenle edebiyat;  yazmakla haşır neşir olanların maddi bir beklentisi olmadığı bir uğraş alanı olmuştur ya da kaçıp sığınmak istediği bir liman. Günümüzde edebiyat alanının piyasa koşulları tarafından belirlenmesiyle bazı yazarların ve yayıncıların para kazanması bu gerçeği hâlâ değiştirmiyor, ne yazık ki.  Zaten edebiyatın bir meslek olarak doğduğu yıl kabul edilen 1755 yılından 20. yüzyıla kadar soylu sınıfa ait bir uğraş sayılması da ayrı bir gerçektir. Ama bu sosyolojik gerçekliğin yanında, varlıklı kişilerce desteklenen şair ve yazarların el üstünde tutulması, onlara yazma olanaklarının yaratılması ve bu durumun da kuşkusuz onların iyi yazmaları durumunu da göz önüne almak gerekiyor.

Ben bu ana kadar da hayatımı hep yazarak, düşünerek ve üreterek kazandım ama gazetecilikten. Neyse sorunuza dönersek haklısınız, söylediğiniz gibi gazetecilik diğer mesleklere oranla hem insan öykülerine tanıklık etmede daha avantajlı bir meslektir, hem de yazma edimiyle hemhâl olandır. Ancak edebiyat her şeyden önce bireyin bir sanatsal yaratı arzusudur. Gazetecilikle edebiyat tamamen farklı alanlardır. Edebiyat için gerekli donanım; gazetecinin mesleki formasyonunda değil, o kişinin entelektüel birikimi dâhil kültürel ve düşünsel yeterliliği, edebi arzusu ve üretkenliğinde gösterdiği başarıyla alakalı bir şeydir.  Her gazetecinin edebiyatçı olma istemiyle ilgili bir şey diyemem, yine de. Dediğim gibi bu durum kişilerin yeteneği ve isteğiyle eklentilidir.

 

Edebiyat her şeyden önce bir dil sanatıdır.

 

Gazetecilik yazımı ve edebiyat yazımı arasında bocaladığınız hiç oluyor mu?  

Gazetecilik yazımı daha gerçekçi daha sert bir dil kullanmayı gerektiriyor. Gazeteciliğin yazımındaki kurallar sizi buna iter. Bunun dışına çıkamazsınız.  Olanı verirsiniz. Edebiyat yazımı öyle mi? Edebiyat her şeyden önce bir dil sanatıdır. Oksimoron ifadeler, imgeler, betimlemeler vs dilin tüm olanaklarını kullanırsınız. Sadece olanı değil, dünü geleceği yazarken içine düşlerinizi, isteklerinizi, arzularınızı katar, duygulara ve düşünceye dair her ne varsa onu kullanırsınız. Tamam! Gazetecilik size yazmanın pratiği ve insan yaşamına karşı bir birikim oluşması anlamında katkı sağlıyor ama işte bu kadar. Evet, bocaladığım oldu. Özellikle edebiyat daha baskın geldiği için haber yazarken…

“Uğur Mumcu’yu Kim Öldürdü” araştırma kitabınız oldukça önemli belgelerle desteklenmişti.  Daha sonra, 2010 yılında Yunus Nadi Roman ödülünü aldığınız “Faili Meçhul Öfke” romanınızla tanıştım. Bu kez edebiyatı içselleştirmiş, okurla duygusal bağ kuran bir romanla karşılaştım. Bu romanın dili ve akıcı hikâyesinden çok etkilemiştim. Ne dersiniz, geçmişte olduğu gibi şimdilerde de yaratılan distopik düzene karşı öfkelerimizi ya da direnişimizi yeterince gösteremiyor muyuz? Çünkü Uğur Mumcu’nun neden öldürüldüğünü biliyoruz, ancak faili meçhul/meçhuller hâlâ serbest.   

Şimdi edebiyata istediğiniz kadar bir işlevsellik yükleyin, edebiyat kendi normlarının dışına çıkamaz.  Yani bu işlevselliğe, edebiyatın kendisi değil edebiyatla uğraşanlar farklı düşünsel tavırlarıyla ona çeşitlilik ve anlam katar. Burada yazar ve okurdan bahsediyorum. Örneğin dünyayı değiştirmek isteyen bir yazar değişik disiplinlerde ürettiği yapıtlarında bu ütopyasını yazarak dile getirir, okur da bu ütopyayı benimser ve hatta bazıları da bu uğurda çaba gösterir,  pratiğini uygulamaya kalkar. Ama hiç kimsenin hayatı, dünyası edebiyatla değişmez. Genel geçer kural da politik alandan sokaktaki alana, bireyin kendisinden topluma varana kadar her alanda edebiyat bir yazma eylemi olarak kendini elbette distopyaya karşı çıkarak göstermesidir. Yaşamın aksayan, eksik yönlerini, insan üzerindeki etkilerini, insanın bilinç akışını, duygularını, bakış açısını da anlatmayınca zaten üretim olmaz. Edebiyat, hayatı kurgulayamaz, kurgulanmış hayatları yansıtabilir, onun üzerinden üretim yapar ancak. Bu anlamda edebiyatta geçmişte olduğu gibi şimdi de bu öfkenin, bu direnişin dile getirildiğini söyleyebilirim.

“Uğur Mumcu’yu Kim Öldürdü?” kitabım da, Yunus Nadi Roman Ödülü kazanan “Faili Meçhul Öfke” adlı romanım da aslında belli bir dönemde yaşanılanları anlatan iki ayrı kitap. Biri belgesel niteliğinde diğeri ise bir roman…  Belgesel kitap yazma tekniğine göre, belgelerden yola çıkmak gerekir. Olanı, kanıtlarla yazarsın. Roman yazma tekniğine göre, kurgulanmış karakterler yaratarak hikâyeyi kurarsın. Dünü, bugünü ve yarını anlatabilirsin. Bu, tamamen yazarın biraz da düş gücüne kalmış bir şey. Ama genel olarak bakarsak ikisinin de derdi aynı: Bir döneme tanıklık etmek. Fakat her iki kitap da, -ya da buna benzer kitaplar- yukarıda da yaptığım göndermede bahsettiğim gibi, ne yazık ki ne faili meçhul olayların önüne geçebilir ne de faili meçhul olayları çözebilir.

Firar Öyküleri’ini okurken sıkı bir araştırmanın yanı sıra bağımsız bir gazeteci anlayışıyla, bir ideolojik yapıyı imlemeden bütünü ele alarak gerçek öyküleri vermişsiniz. Duygulanımlarınızın edebi yansıması ise öykülerin içinde kendini gösteriyor ve duygusu okura geçiyor. Firar öyküleri aslında ikisinin arasında duruyor bana göre… 

Doğrusunu isterseniz Firar Öyküleri kitabı da bir belgesel kitap niteliğinde… Bir araştırma kitabı. Böyle olunca da herhangi imlemelerden kaçınıyorsunuz. Kaçınmak zorundasınız çünkü aksi takdirde anlattığınız olayın objektifliği ve gerçekliği kaybolur. Kitapta yer alan öykülerin kendisi onu metodolojik bir şekilde yazmama engel oldu. Onu aşmam gerekiyordu. Bu yönden edebiyatçı kişiliğim devreye girdi.  Firar Öyküleri’nin öykümsel ve mizahi bir dille yazılması işte bu zorunluluktan doğdu.  Hem bu kitabın daha kolay daha keyifli okunmasına da yol açtı.

 

Mizah, en güçlü eleştiri sanatıdır. Gülümsemek de öyle.

 

Mizah bana göre acıyı seyreltir. Sizin öykülerinizin mizahi bir yanı da var. Örneğin kitapta yer alan bir hikâyede mahkûmların kazdıkları tünelden kaçarken içinde fotoğraf çektirmeleri güldürüyor okuru. Ne dersiniz zor zamanlarımızı mizahla mı aşıyoruz?

Mizah, en güçlü eleştiri sanatıdır. Gülümsemek de öyle. Hem mizah yaratımı da zor bir etkinlik olduğu için zor zamanlarda daha da anlam kazanıyor. Düşünün, firar için tünel kazıyorsunuz ve içinde fotoğraf çektirmeyi akıl ediyorsunuz, üstelik gülümseyerek poz veriyorsunuz. Sonra biz de bu fotoğrafı yayın organlarında gördüğümüzde gülümsüyoruz. Bizim gülümsememiz, farkında olmayız ama o güçlükler ve o baskılar altında yaratıcı zekânın o direnme noktasınadır, bu karşı çıkıştan kendimize pay çıkarmamızdır. Çelişkinin tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmesinden duyduğumuz sevinçtir. Direncimizi yitirmemek için mizahı ve gülümsemeyi hiç elden bırakmamak gerek.  Özellikle yaratma ediminde mizaha, var olabilme adına politiğin sınırlarının eridiği pota olarak bakmak gerek.

Öykülerde birçok firarın gerçek yüzünü görüyoruz. Sinemamızın önemli ustası Yılmaz Güney’i cezaevinden kaçması için baştan çıkaranın yeraltı dünyasının ünlü ismi Dündar Kılıç değil de İsviçreli Donat F. Keusch olduğunu görüyoruz. Sol ideolojik görüşü ve yaptıklarıyla toplumu etkileyen Yılmaz Güney’in cezaevinden çıkmasına o dönemin iktidarlarının izin vermeyeceğini Keusch çok iyi biliyor. Her şeyi göze alarak kaçma planını gerçekleştiriyor. Kaçmadan önce Yılmaz Güney’i cezaevinde ziyaret etmiş miydiniz?   

Hayır. Yılmaz Güney, Ankara’da 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanırken ben gazeteci değildim. 1981 yılında Isparta’dan kaçtığındaysa gazeteciliğe daha yeni başlamıştım. Ben Yılmaz Güney’i, 1972’li yıllarda Adana’da Sular Semti’nde bir yazlık sinemada uzaktan görmüştüm. İnsanlar, derme çatma sandalyelerden yapılmış platforma çıkan Yılmaz Güney’i görmek için birbirini eziyordu. Abim beni omuzlarına almıştı, görmem için.  Yılmaz Güney alkışlardan sevgi gösterilerinden konuşamıyordu. Çok duygusal bir andı. Aslında bu kitapta firarları haberlerden ötesine taşıyarak öyküye dönüştürme isteğim, o firarların gerçekleştiği anda kamuoyuna yansımayan yönlerini de bulmama neden oldu. Yılmaz Güney’in firarı da uzun bir süre kamuoyundan gizlendi. Ancak çok sonradan kimin kaçırdığı anlaşıldı. Gerçekte, Yılmaz Güney’in kaçma isteği, devletin kendisini ömür boyu hapishanede tutacağını anlamasından sonra şekilleniyor. Yani bu yargıya, Keusch’tan önce kendisi varıyor. Çünkü Yumurtalık Hakimi Sefa Mutlu’yu öldürmek suçuyla hükümlüyken, bu cezanın bitimine yakın bir sırada, fikir yazılarından dolayı hakkındaki yirmi yılı aşkın cezalar kesinleşmişti. Yayınlamakta olduğu Güney Kültür Sanat Dergisi de yasaklanmış, 14. sayıdan sonra kapatılmıştı. Yani, anlayacağınız Yılmaz Güney’in üstüne gökyüzünü çökertmek istiyorlardı, yaşarken dünyasını karatmak ve kişiliğini yok etmek. O buna izin vermedi.

Kitap, oldukça fazla firarinin gerçek öyküleriyle bizi karşılaştırıyor, öyle ki tümünü bu söyleşiye sığdırmak zor. Firar Öyküleri’ni yazma fikri nasıl oluştu?

O dönemde koşulların giderek ağırlaşması ve insan haklarını yok edici boyuta gelmesi nedeniyle cezaevleri kamuoyunun gündeminden düşmüyordu. Özellikle cezaevlerindeki politik mahkûmlara yönelik baskılar giderek artıyordu. Adalet Bakanlığı, medya mensuplarına cezaevlerini dolaşmaları için bir organizasyon yapmıştı. Ben de gazeteci olarak bu organizasyon içerisindeydim. Firarlar da gündemdeydi. İşte bu haber turunda bu kitabı yazmaya karar verdim. İyi ki verdim, bu alanda bir ilk kitabı yazmış oldum. Bir ilk kitap olması nedeniyle kamuoyuna yansımış en ilginç firarları kitabıma almaya çalıştım.

İyi ki yazmışsınız. Yeni bir çalışmanız var mı?  

Evet var. Bir roman. Bitmek üzere…

Son olarak edebiyata yeni başlayanlar için neler söylemek istersiniz.

Yazmanın yolu kesinlikle okumaktan geçiyor. Nasıl yazmak disiplin istiyorsa okumak da öyle… Hem de kuramsallığı göz önünde bulundurarak.

Sevgili Adnan Gerger’e böylesi içten bir röportaj için çok teşekkür ediyorum.

 

 

Adnan Gerger – Özyaşam Öyküsü

Gazeteci-Yazar. Çok sayıda ‘Yılın Gazetecisi, “Yılın Haberi’ ödüllerinin yanı sıra “Iraktı O gece” adlı öyküsüyle Aykırı Öykü Ödülü’nü, “Faili Meçhul Öfke” adlı romanıyla 2010 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı.

Yapıtları:

Firar Öyküleri (Öykü) , Dağların Ardı Kimin Yurdu (Etnolojik ve Folklorik Araştırma),  Seni Anlatabilmek Eskişehir (Sosyolojik Araştırma), Çürüyen Ü (Şiir), Yürürlükteki Yalanlar (Öykü), 12 Eylül Sürgünleri (Öykü), Faili Meçhul Öfke (Roman), Bir Adı Cehennem (Roman), Yüzsüz Hayat (Roman).

Kolektif yapıtları:

Latin Amerika Portreleri (Portre), Öyküden Çıktım Yola (Öykü), Türkiye’de Gazetecilik Eleştirel Bir Yaklaşım (Araştırma), Ankara Öyküleri (Öykü).

 

Paylaş
Önceki İçerik“Kızlarıma ve dünyanın bütün kızlarına! Özgürlüğünüzü bir kızıl gül gibi göğsünüze iliştirin ve korkusuzca hayata karışın!”
Sonraki İçerikChinua Achebe’nin Afrika Üçlemesi: Parçalanma, Artık Huzur Yok, Tanrının Oku
Avatar
Ankara doğumlu olup, işletme okuyan yazar, Mali Analist ve Eğitmen. 2003 yılında öykü yazımına ağırlık vermiş ve öyküleri, yazıları birçok edebiyat ve sanat dergisinde yayımlanmıştır. Ayrıca Matrix ve Arta Zeitschrift für Kunst und Literatur Alman edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlanan yazarın, “Balkan Writers in Action” kitabında bir İngilizce öyküsü yer aldı. Dünyanın Öyküsü Dergisi'nde 2012-2013 yıllarında köşe yazarlığı da yapmıştır. Maden Mühendisleri Odası’nın düzenlediği Madenci Öyküleri-Madenci Edebiyatı yarışmasını düzenlemekte, yayına değer görülen öyküleri yayına hazırlamaktadır. Ayrıca kanser hastalarına yönelik, kemoterapi ünitesinde başlattığı Gülümsüyoruz etkinliğini bir yıldır Ankara ve İzmir’de yazarların ve müzisyenlerin katılımını sağlayarak sürdürüyor. Şizofrenlere dört yıldır öykü yazdırıyor. Halen, Yeni Adana Gazetesi’nde Düşler Düşünceler köşesinde yazıyor. Yapıtları: "Bedenim Tetikte", Postiga Yayınları, (2010), "Aşk Susmadan Git", Notabene Yayınları, (2015), "Nişa Kaybolmaya Hazır Değilim", Notabene Yayınları, (2017).