İrem Uzunhasanoğlu

28 Temmuz 2018

 

Yunan tragedyalarının çoğunda kaderci bir yaklaşım olduğu öne sürülse de bu metinleri varoluşçu bakışla yeniden yorumlamak mümkündür. Bunun en güzel örneklerinden biri de Euripides’in M.Ö. 431 yılında kalem aldığı “Medea” isimli oyunudur.

Medea, ülkesine başkaldırıp ihanet ettiği için Iolcus’tan sürülür ve kocası Iason’la birlikte Korent’e gelirler. Burada Iason ve Medea’nın iki çocukları olur. Mutlu bir hayat sürmekteyken, kudretini arttırmak ve daha saygın bir konuma sahip olmak isteyen Iason, Medea’dan vazgeçer ve kralın kızıyla evlenmeye kadar verir. Medea ise gün doğmadan ülkeyi terk edecektir. Bir plan yapan ve bunu uygulayan Medea, yolladığı zehirli kumaşlar ve taç ile hem kralı hem de kızını öldürür. Daha sonra da ne onu ne de çocuklarını bu ülkede barındıracaklarını düşünerek çocuklarını kendi elleriyle katleder. Oyunun farklı varyasyonları da süregelmiştir, kiminde Medea çocuklarını ölümsüz kılmaya çalışırken yanlışlıkla öldürür, kiminde ise canhıraş çığlıklar eşliğinde.

Medea sergilendiği sene diğer tragedyalardan farklı olarak izleyenleri şoke eder, zira anlamsız bir intikam uğruna çocuklarını feda eden anneyi anlamakta epey zorluk çeker seyirci. Medea’nın almaya çalıştığı intikam kendi sonunu da getirecektir ve bu hiçbir mantığa sığmamaktadır. Kralı ve kızını acılar içinde öldürür, Iason’ı ise çocuksuz kalmaya mahkum eder. Medea’ya göre bu, Iason’ı öldürmekten daha iyi bir intikamdır. Medea’nın gözünü bürüyen intikamda göz ardı ettiği gerçek ise çocukların sadece Iason’ın değil, onun da çocukları olduğudur. Bu durumda alacağı intikam hem anneliğe dair tüm duyguları katledecek, hem de dönüp dolaşıp yine onu acılar içinde bırakacaktır. Oyunun sonunda söze giren koro, bunu tanrıların olmayacak olanı oldurması ve kaderin bir oyunu olarak nitelerler. Medea ise Iason’a bunu çoktan hak ettiğini söyler. Aslında gerçek şudur; Medea’nın çocuklarını öldürmesi ne Zeus’un isteği ne de kaderdir. Bu durum; Medea’nın kaderin iplerini eline almasından başka bir şey değildir. Euripides pek tabii Medea’nın çocuklarını Korent halkına öldürtebilir ve yine istediği trajik sona ulaşabilirdi ama bunu yapmak yerine Medea’nın kanonik kimliğini ve kadınlığını ön plana çıkartır ve çocuklarını bizzat ona öldürtür. Oyunun başında ülkesine baş kaldırmış güçlü bir kadınken, oyunun sonunda kendi sonunu hazırlayan zavallı bir kadınla karşılaşırız. Onu aldatan Iason’dan intikam almak için harcadığı vakitte, aslında kendini acımasız bir güç topuna dönüştürür ve bu alevler onu sona yaklaştırır. Kadın ve anne olarak tanıdığımız Medea’nın kendini gaddar ve gözü dönmüş bir intikam aracına dönüştürmesi elbette tanrıların isteği değil, kendi tercihidir. Hatta oyunun başında araya giren koro Zeus’un Medea’nın tarafını tutacağını şu sözlerle dile getirir:

“Düşüncesiz kadın, neden kapıldın öyle artık yitirdiğin bir yatağın tutkusuna? İstediğin ölmek mi? Dileme bunu sakın! Olağandır başka bir aşka kapılması erkeklerin, paralanması yüreğin, Zeus senin tarafını tutacak. Yatağını paylaştığın erkek için ağlayıp dövünme öyle.”

Bunların hiçbiriyle ikna olmayan ve sakinleşmeyen Medea sonunu hazırlamaya başlar. Medea’nın korkunç bir cani ve kötü bir anne mi yoksa kadere inanmayan ama sonunu da kendi hazırlayan güçlü bir kadın mı olduğunun yorumunu okura bırakalım. Burada ortaya çıkan çoklu paradoks, Medea’nın kan isteyen bir savaşçı ve kötü bir anne olduğunu öne sürerken aynı zamanda çocuklarının katlini başkalarının eline bırakmayan fedakar anne olarak da yorumlanabilir. “Annemin ellerinden bizi kim kurtaracak?” diye haykıran birinci çocuğun çığlıkları kulağımızdan silinmeden Iason “Ben bir kadınla değil, vahşi bir aslanla evliymişim,” der; böylece Euripides, Medea’yı kadın kimliğinden soyar ve onu bir hayvan olarak imgeler. Dahası, onu sadece kadınsılığından sıyırmakla da kalmaz, aynı zamanda insanlıktan çıktığını ekler ve Iason’a “yıkıl karşımdan iğrenç canavar,” dedirtir.

Benzer bir sahne Agememnon’un gerekli rüzgarları estirmesi için tanrılara kızını kurban etme hikâyesinde ortaya çıksa da, Artemis, Ifigeneya’nın masumiyetine acır ve zavallı kızın yerine sunağa bir geyik kondurur. Kadercilik burada başrolü ana karakterin elinden alıverir.

Antik Yunan tragedyalarında kanıksanmış bir görüş olan determinizmin reddedildiği ve karakterin kaderini tümüyle eline aldığı başka örnekler de mevcuttur. Örneğin Sophokles’in Kral Oedipus oyununda, Oedipus’un annesiyle yattığını öğrendikten sonra kendini ilme bilme ve ışığa kapamak amaçlı gözlerini kör edişi, bir nevi kendi sonuna kendi karar vermesidir.

Sophokles’in bir diğer oyunu olan Antigone’de, Oidpus’un iki kızından biri olan Antigone’nin Kral Kreon’a karşı gelmek pahasına, hain damgası yemiş ağabeyinin cesedini gömmeye çalışması da buna bir örnektir. Başta diğer kız kardeş İsmene olmak üzere pek çok kişi bu yapacağının onun sonunu getireceğini söylemesine rağmen kaderin iplerini eline alan Antigone, kralın nefretini iyilikle yener ve “umut yanıltıcıdır,” diyen koroya gücünü kanıtlar.

Benzer bir kararlılığı Odysseia’nın kadın kahramanı Penelope’de de görürüz. Troya savaşının bitiminden on yıl geçmiş olmasına rağmen evine dönmemiş olan ve birçok insanın öldüğünü varsaydığı kocasını istikrarla bekler. Bu arada kadının talipleri sarayın içine ve dışına doluşmuş yiyip içmekte ve Penelope’nin onlardan birini seçmesini istemektedir. Penelope ise onlara ördüğü kazağı bitirince birini seçeceğini söyler. Oysa Penelope kaderine razı gelmekten çoktan vazgeçmiş güçlü bir kadındır. Gündüz ördüğünü gece sökmek suretiyle yaşamının iplerini elinde tutmaktadır.

Yazının başlığını Yunan Tragedyalarında Varoluşçu İzlekler koyarken şunun da ayırdındaydım. 1900’lerin ortalarında tanımlanarak kurama oturtulan varoluşçuluk felsefesi bu tragedyalarda olandan biraz farklılık gösterebilir. Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’nde anlatmaya çalıştığı yaşamın tekrarlardan oluşan anlamsızlığıdır. Yabancı romanında Mersault, plajda karşılaştığı Arap’ın üzerine neredeyse tüm kurşunlarını sıkarken ölümünü garantilemek istemektedir. Romanın başında “Bugün annem öldü, belki de dün, bilmiyorum,” cümlesindeki amaçsızlık, gayesizlik ve gamsızlık duygusu Yunan tragedyalarında yoktur. Bunu Elektra’nın babasının ardından günlerce ağlayarak yas tutmasıyla kıyasladığımızda biri hayatın anlamlılığı diğeri ise anlamsızlığı üzerine oturur.

Beckett’ın Godot’yu Beklerken oyununda Vladimir ve Estragon, eğilip ayakkabılarını bağlamaktan bile acizdir. Varoluşçu akıma göre intihar bir çözüm olabilir ama tragedyalarda, örneğin Medea’da, hayat kahramanlar için anlamlıdır. Onu daha da anlamlı kılmak için kahramanlıklarda bulunurlar. Yani ölmek için değil de yaşamak için ipleri ellerine alırlar. Vladimir ve Estragon’un hiçbir şey yapmaya niyetleri yoktur, hayat enerjileri doğdukları an yitmiştir, “Haydi gidelim,” dediklerinde bile hareket edemeyen iki anlamsız bedendir onlarınki. Metinde olay örgüsü olmadığı gibi, diyaloglar da yarım ve anlamsızdır. Her iki karakter de birbiri içinde yok olmuştur, hem birbirlerine muhtaç hem de birbirlerinden kopukturlar çünkü dünyayla bağları yoktur. Oysa Medea’da kuvvetli bağlar ve aşk vardır. Varoluşunun farkındadır, ipleri elindedir, sadece var oluşunu anlamlandırmaya çalışmaktadır. Modern varoluşçu akımda olduğu gibi bir diğerine muhtaç değildir. Medea’nın sırf intikam almak için değişen niyeti ve büründüğü rol de bunun bir kanıtıdır. Medea oyunun bir yerinde “Ben Medea’yım.” der. Bu onun karakteristik olarak ayaklarını yere ne kadar kuvvetli bastığını gösterir; oysa modern akımda “Ben bir ademoğluyum, basit ve sıradan.” der.

Tüm bu yukarıda belirtilenleri gözettiğimizde, Antik Yunan tragedyalarında Freud’un tanımına göre Thanatos’u (ölüm itkisi) değil, Eros’u (yaşam içgüdüsü) güçlenmiş karakterler ortaya çıkar. Vahşi ve cani olarak yorumlanan Medea bile bu anlamlılığın ve yaşam enerjisinin bir parçasıdır. O, vardır ve mevcudiyetini korumak için elinden geleni de yapacaktır. Kaderine razı gelmez çünkü kader insanın kendi çabasına bağlıdır.

 

İrem Uzunhasanoğlu – Özyaşam Öyküsü
1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamladı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen 365, Her Güne Bir Yazı (2016) isimli bir kitap yazdı. Spencer Holst’un öykülerini Büyücünün Kızı isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. İstanbul’da eşi ve oğluyla yaşayan yazar, halen roman yazmakta, çeşitli edebiyat dergilerinde düzenli yazılar kaleme almakta ve İstanbul Universitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.