Header Reklam
Ana Sayfa Yazılar Zaman Meselesi

Zaman Meselesi

Fotoğraf: Guillaume Meurice

Eskidikçe eskimeyen şeyler furyasından dönem dönem sözcükler de payını alır. O kadar ki içi oyula oyula boşaltılana kadar. “Zamansız”, bu sözcüklerden biri. Önüne geldiği sözcüğe çokça efsun, az biraz ulaşılmazlık, epeyce de hava katan bu sıfatın, bir pazarlama taktiğine kurban verilerek, olur olmaz her yere yapıştırıldığına neredeyse her gün tanık oluyoruz. Öyleyse bir şeyi sahiden zamansız kılan nedir? Gelin, bu kavrama ters düz ettiğimiz bir pencereden bakalım.

İzleyenler ‘BELKİ’ hatırlar: Bir bölümde Jerry Seinfeld kız arkadaşıyla operaya gider. Tam arkasında da alt kademeden, oldukça yakışıklı, genç bir devlet memuru oturmaktadır. Oyun devam ederken genç adam bir anda hapşırıverir. Öylesine aniden hapşırır ki ağzını kapatmaya dahi fırsat bulamaz. Şanssızlığa bakın, bir tesadüf eseri Seinfeld de tam o sıra elini ensesine götürür. Sonrasında genç adam için oyunun ilk yarısı gerçek bir eziyete döner. Ara verildiğinde soluğu hemen Seinfeld’in yanında alır, olanı anlatıp özür diler. Seinfeld, adamın söylediklerine son derece kayıtsız kalarak bir önemi olmadığını söylese de kayıtsızlığı, genç adamı daha da suçlu hissettirir. Bunu öyle dert eder ki ilerleyen günlerde, Seinfeld’in yolunu keser, karşısına çıkar, habire özür diler. Seinfeld yine kayıtsızdır. Sonunda bu dert, genç adamın içinde büyür, büyür, büyür… ve adam ölür.

Yine okuyanlar ‘BELKİ’ hatırlar: Çehov’un bir hikâyesinde kahramanımız çok da sevmediği, anlaşamadığı bir kadınla birlikteyken, kadının oldu bittiye getirmesiyle kendini bir anda düğün hazırlıkları içinde bulur. Kadının yanından her ayrıldığında dostlarına bu durumdan kurtulması gerektiğini anlatsa da kadınla buluştuğunda kendini birlikte düğün hazırlıkları yaparken bulur. Kadına dürüstçe evlenmek istemediğini söyleyemez, bunu onun anlaması için her türlü dalavereyi çevirir. Törene çok az süre kalmış, adamın umutsuzluğu katmerlenmişken, olaylar hiç kimsenin, adamın bile, tahmin edemediği yönde gelişir. Cimriliği yüzünden ucuza aldığı davetiyelerin elle yazılması gerekmektedir. Adam, evlilikten kaçamasa da davetiyelerin yazılıp zarflarına konulması işinden sıyrılır. Müstakbel eşi bütün bir gece boyunca aralıksız davetiyeleri yazar, yapışkanlı kısmını diliyle ıslattığı zarfları kapatır. İşin, kahramanımız hariç herkes için acı tarafı, ucuza kapattığı davetiye zarflarının zamkında kullanılan ucuz kimyasalların zehirli olması ve yüzlerce zarfı yapıştıran kadının bu yüzden zehirlenerek ölmesidir. Haberi aldığında aslında içten içe sevinen kahramanımızın kahrolmuş gibi yapması, bence hikâyenin en can alıcı kısmıdır.

Benim gibi farklı dönemlerde aynı bölümleri tekrar tekrar seyretmiş Seinfeld hayranlarının ya da sıkı Çehov okuyucularının yukarıda bir yazım ya da baskı hatası olduğunu düşünmeleri son derece anlaşılabilir. Hasan Ali Toptaş, bir deneme yazısında, yazarın “bilinçli hatalar”ından söz eder. Okuyucunun dikkatini bazen dağıtmak, bazen bir noktaya çekmek amacıyla bilinçli, bilerek yapılan hatalardır bunlar. Tıpkı bu yazının girişindeki iki paragrafta yaptığım gibi. İlk paragraftaki hikaye bir Seinfeld bölümü değil, Çehov’un ‘Devlet Memurunun Ölümü’ başlıklı hikayesi. Diğeri de, tahmin edebileceğiniz üzere, bir Seinfeld bölümü (7. Sezon 22. Bölüm-The Invitations). Kahramanımız ise elbette George Costanza.

İki hikayenin pek çok ortak yanından bir tanesi, ölüm gibi son derece karamsar bir temayı alıp güldürmeceye dönüştürmesi. Bir diğeri ise -belki biraz iddialı olabilir ama- ikisinin de ölümsüz olması. Çehov bu hikayeyi 1883 yılında yazdı. Bahsini ettiğim Seinfeld bölümünün ilk yayınlanma yılı ise 1996. Bu yazının hikaye yazıldıktan 135, bölüm çekildikten 22 yıl sonra yazıldığı düşünüldüğünde ölümsüz tanımlaması o kadar da iddialı bir yakıştırma olmuyor. Peki, bir hikayeyi ya da daha geniş düşünerek herhangi bir sanat eserini, eşyayı, ürünü ölümsüz yapan nedir? Bu sorunun birçok farklı cevabı olabilir. Biz bunlardan birini ele alacağız. Zamansızlık.

İlk paragraftaki hikaye, pekâlâ, bir Seinfeld bölümü olabilirdi. Muhtemelen o meşhur en iyi on bölüm listelerine de girebilir, çorbacı (The Soup Nazi) gibi unutamayacağımız efsane karakterlerin arasına girebilirdi. Aynı şekilde Çehov, özellikle mizah dergilerine hikayeler yazdığı dönemde, söz konusu Seinfeld bölümü gibi bir hikaye yazabilirdi. İkisinin arasında yüz yıldan fazla olmasına rağmen kimse de okuduğunu ya da seyrettiğini yadırgamazdı. Çünkü etrafında birçok şey değişirken, insanın özü değişmiyor. İşte bu yüzden bazı şeyler zamansız kalabiliyor.

Zamansızlığı anlatmak için kelimenin kökü zamandan yola çıkalım. Dünya üzerindeki ilk kurmalı saat, 1524 yılında Alman kilit ustası Peter Henlien tarafından bulundu. İlk kol saati ise Abraham-Louis Breguet tarafından Napolyon Bonaparte’ın kızkardeşi, Caroline Murat için 1812 yılında üretildi. Henlien’in icat ettiği saatin ön yüzü, Bruguet tarafından yapılan ilk kol saatinin genel görüntüsü bugün kullandığımız saatlerden çok da farklı değil. Günümüzde nefes almaksızın ilerleyen teknoloji, yıllar içerisinde, farklı farklı görünümlerde sayısız saat tasarımları sunmuş olsa da pek azı kalıcı olmayı başarabildi. Oysa klasik görünümlü saat modelleri, zamana meydan okuyarak her dönemde kullanıcı ve tasarımcıların gözdesi oldu. Günümüz insanı, hayatının pek çok alanında teknolojinin tüm imkanlarını kullanmak isteyen bir varlık ama söz konusu zaman oldu mu akrepten bile korkmuyor. Belki de dijital bir ekranda değişen saniyeleri görmek yerine, daha yavaş dönen akrep ve yelkovana bakıp zamanı yavaşlatmayı tercih ediyoruz.

Madem, Ağaca Tüneyen Baron misali daldan dala atlıyoruz, küçük bir oyun oynayabiliriz. Son derece basit. Bir sonraki paragraf, sadece tek bir kelimeden oluşacak. Okunduğunda ilk akla geleni arayacağız. Oyunun ilk amacı eğlenmek, ikinci ve bu yazıyı ilgilendiren amacı ise, yazının devamında açıklığa kavuşacak.

Değirmen

Cervantes’in ilk modern roman olarak anılan, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’u 1605 yılında yayınlandı. Ölümsüz olan sadece eseri değil, sayesinde değirmenler de oldu. Değirmenin görünüşünü, akrep ile yelkovanla özdeşleştirecek olursak, Peter Henlien’in yaptığı ilk saat gibi, romanların da o günden sonra çok şekil değiştirmediğini söyleyebiliriz. Bu iddianın aksini ispatlamak, doğruluğunu ispatlamaktan daha zor olacaktır.

Oyunumuza dönersek, kaçımız gerçek bir değirmen gördük. Sözüm meclisten dışarı, değirmen dendiğinde, bizdeki ismiyle aklına Don Kişot gelenlerin ne kadarı romanı okudu, bilemeyiz.

Bildiğimiz yaşlı şövalye o macerayı yaşamasaydı, dört yüz yıl sonra, bir çok insanın zihninde değirmen imgesi, bu kadar güçlü bir şekilde yer etmeyecekti. Peki bu nasıl açıklanabilir? Ortada bir büyü olduğu kesin, sadece kim tarafından ve kime yapıldığı muamma. Bin yıl sonra değirmenlerin hatırlanacağını bilmemizin bizi götüreceği yol ise yine zamansızlıktan geçiyor.

Son olarak, Cervantes’in kendi deyimiyle evladı olan bu romana yazdığı önsözde, kendisine eseri ile ilgili fikir veren arkadaşına, -Jale Parla’nın deyişiyle arkadaş dediği aslında okur’dur kulak verelim.

Önemli olan tek şey yazılanlarda taklitten yararlanmaktır; taklit ne kadar mükemmel olursa, yazılan da o kadar iyi olacaktır…filozoflardan cümleler, Kutsal Kitap’tan nasihatler, şairden efsaneler, retorikçilerden söylevler, azizlerden mucizeler dilenmenize gerek yok; aksine, cümlelerinizin, paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle, fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın; kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca, hikâyenizle hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini arttırmaya çalışın; saf kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğe hayran bırakın…”

Acaba Cervantes, bu satırları, Dickens, Mister Pickwick’in Serüvenleri’ni ya da Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’yu -binlerce örnek verilebilir- yazsın diye geleceğe miras olarak mı, yoksa esinlendiği Tormes’li Lazarillo’nun Hayatı ve Serüvenleri’ni yazan Diego Hurtato Mendoza’yı onurlandırmak için geçmişe mi yazdı?

İkisi de olabilir. Fakat, üçüncü bir olasılık da var.

Belki de edebiyatın zamansız olduğunu bilerek, ne geçmişe, ne geleceğe sadece kâğıda yazmıştır.

Kim bilir?

Önceki İçerikİnsanın Çektikleri “Yerin Çektiği”ne Eklenir
Sonraki İçerikTehlikeli Oyunlar’da Okur Eleştirisi ve Olay Perdesini Yırtma Çabası
Avatar
1974 yılında Ankara'da doğdu. Ankara (Kız) Lisesi'nde orta öğrenimini tamamladıktan sonra üniversite eğitimi için İstanbul'a taşındı. Bu dönemde bir yandan Çevre Mühendisliği eğitimine devam ederken bir yandan da gönüllü katıldığı çevre koruma topluluklarının dergilerine yazılar yazdı. Uzunca süre çalışma hayatının içinde bir çark olarak döndükten sonra belirli aralıklarla kendine yazdığı yazıları gün yüzüne çıkartmaya karar verdi. Yazdıklarını silgisiz temalı kişisel blogunda yayınladı. Ayrıca bu dönemde çeşitli dergilerde öyküleri, seyahat ve müzik yazıları yazıları yayınlanmıştır. İlk romanı "Kulübe", 2016 yılının mart ayında 1984 Yayınevi tarafından yayınlandı. 2018 mayıs ayında yayınlanan, farklı sanatçıların eserleri ile destek verdiği "Tamam" adlı kitapta 'Acı Terzisi' öyküsü ile yer aldı. Halen Güllük’te yaşamaya ve yazmaya devam ediyor.