Ayla Şenel

26 Ekim 2018

 

“Geçmiş asla sona ermez, hatta geçmez bile.”

W. Faulkner

 

Bir Nobel ve iki Pulitzer almış, 17 roman yanında çok sayıda şiir, kısa hikâye ve üç tiyatro eseri yazmış, Amerika’nın Shakespeare’i olarak adlandırılan, William Faulkner tarafından yazılmış bir roman Ses ve Öfke (1929). Amerika’nın gelmiş geçmiş en iyi romanı olarak gösteriliyor.

‘Zaman’ dediğimiz şey şu veya bu nedenle, şu veya bu biçimde, herkesin sorunu. Edebiyatın ise en önemli unsuru. Yazarın zamanı, okuyucunun zamanı, romanın, öykünün ya da şiirin farklı zamanları var. Diğer yandan, her edebiyat eseri, kendi için de bizim için de zamanda bir yolculuk. Yazarlar edebiyatın ve dilin olanaklarını kullanarak eserlerinde zamanı eğip bükmeye çalışıyor. Klasik edebiyat ürünlerinde geriye gidiş gelişler olsa da zaman doğrusal akıyor; acı tatlı, iyi kötü bir sonlanış söz konusu. Modern eserler klasiklerden, doğrusal olmayan, saatin gösterdiği zamanı bir kenara bırakan, deneysel bir zaman kavramı koymaları ve okuyucuda çoğunlukla bitmemişlik hissi uyandıran sonlarıyla farklılaşıyor.

“Büyük çağdaş yazarların çoğu, Proust, Joyce, Dos Passos, Faulkner, Gide, V. Woolf, her biri kendi yolunca, zamanı bozmaya uğraşmış. Kimi onu geçmişten ve gelecekten yoksun bırakarak şimdiki an’ın katkısız sezgisi durumuna sokmuştur; kimi de, Dos Passos gibi, ölü ve kapalı bir bellek yapmıştır onu.”(1)

Faulkner’i bir izin, kokunun, görüntünün ya da eylemin zihinde çağrıştırdıklarını deşeleyen ancak okuyucuyu şu veya bu biçimde gerçek zamana döndüren bu yazarlardan farklı kılan şey; bugünden kopuk olarak ayrı anlam ifade eden bir geçmişin olmadığı sezgisi. Zaman algısı konusunda onunla kıyaslanmaya en uygun yazar kabul edilen Proust’un geçmişe (kayıp zamana) dönülerek gerçekliğe ulaşılabileceği şeklindeki romantik düşüncesini reddediyor. Faulkner’a göre, geçmiş; hiçbir zaman sona ermemiştir, her bir bilincin aynasında farklı şekillerde çarpıtılmış olarak sürekli taşınır, bizi oluşturur ve oluşturmaya da devam eder.

Nitekim Sartre da, zamanı “…geçmişten ve gelecekten yoksun bırakarak şimdiki an’ın katkısız sezgisi durumuna…” sokan yazar derken W. Faulkner’dan söz ediyor.

Ses ve Öfke, yazarının ifadesiyle, ismini Shakespeare’in Macbeth isimli trajedisinin 5. Perdesindeki “Hayat, bir budalanın anlattığı hiçbir şey belirtmeyen gürültü ve öfke dolu bir öyküdür” dizelerinden almış. Amerikan tarihinin en çetrefilli romanı olarak kabul ediliyor. Spiral anlatımla, bilinç akışı tekniği kullanılarak yazılmış. Faulkner’in benimsediği üç görüş üzerinde şekilleniyor; ilişkilerde sözel iletişimin yetersiz kalması, gerçeğin kişiden kişiye değişirliği ve zaman denen şeyin, insanlarca icat edilmiş bir kavram olmaktan öte anlam ifade etmediği. Ses ve Öfke’de en çok vurguladığı tema; “zaman” ya da Sartre’nin ifadesiyle “Zamanın Metafiziği.”(2)

Bu görüşlerle yola çıkan kitap, okuru, sürekli olarak birçok bilinmezin etrafında dolandırıyor. Bir şeyleri anladım sandığınızda bile tam anlamış olmuyorsunuz. Nitekim yazara, “Bazı insanlar sizin romanlarınızı iki üç kez okuyunca bile anlamadıklarını söylüyorlar, ne yapmalarını önerirsiniz?” diye sorulduğunda, cevap olarak “O halde dört kez okusunlar” (3) demiş.

Doğrusal ilerlemeyen ve alıştığımız bilinç akışı anlatımlarındakinin tersine an’a dönüşleri kolay ayırt edilemeyen bir zaman kullanımı söz konusu. Dolayısıyla, kitapta, geriye dönüşler için kullanılan italik kısımlara rağmen bir olayın nerede/ne zaman başlayıp nerede/ne zaman bittiğine dair fikir sahibi olmak oldukça güç. Faulkner bu anlatım şeklini, geleneksel söz dizimine uymayan cümle yapılarıyla daha da çetrefil hale sokmuş.

Modernist pek çok romanda olduğu gibi, konusunda bir olağanüstülük yok denebilir. Özetle, önceleri Güney’in (Jefferson, Missisippi) zengin aristokrat ailelerinden biri iken sivil savaş sonrasında servetlerini, değerlerini ve inançlarını kaybeden “lanetli” Compson ailesinin trajik öyküsü anlatılıyor. Ancak, kitap birçok bakımdan bir matruşka gibi. Bir arka planı, Güney’in eski görkemli ailelerinin servetlerinin ve “soylu değerlerinin” aşınması ve onların yerini köksüzlükle sonradan görme zenginliğinin alması oluşturuyor. Bir adım daha geriye gidildiğinde ise Faulkner’in, insanlığın lanetli yazgısına ilişkin realist dünya görüşünün yansıması karşımıza çıkıyor. Nitekim, eserlerinde genellikle Güney Amerika’yı ele alan Faulkner’a, “Güney bölgesinin tablosunu çizmek amacıyla mı yazıyorsunuz?” diye sorulduğunda “Hiç de değil, insanları anlatmaya çalışıyorum, bunu yaparken elimde olan biricik aracı, yani tanıdığım bölgeyi kullanıyorum” demiş (Halman, 1963:s. 26-27).(4)

Detaylar üzerinde düşünmeye devam ettiğinizde, annelik ve babalık vasıflarını taşımayan ebeveynlere sahip çocukların iç yakan dramını fark ediyorsunuz. Merkezde, ailenin tek kız çocuğu Caddy duruyor ve roman da aslında onun etrafında dönüyor. Nitekim yazar, The Paris Review’e verdiği bir röportajda, romanının kayıp iki kadın; Caddy ve onun kızına (Quentin) dair olduğunu söylemiş.(5) Caddy, Faulkner’ın daha önceleri yazdığı Twilight isimli öyküsünden romana taşıdığı kahramanı. Yarattığı karakteri o kadar sevmiş ki onu bir öyküde bırakmaya kıyamamış.

İlk üç bölüm, Compson kardeşlerden üçünün, (Benjy, Quentin ve Jason) tarih sırası izlenmeden birbirine geçmiş hatıra ve düşüncelerinden oluşuyor. “7 Nisan 1928”, “2 Haziran 1910” ve “6 Nisan 1928”.

Faulkner, bu üç bölümdeki anlatıcının kişilik ve karakter yapısıyla o bölümde kullanacağı üslup arasındaki uyuma son derece özen göstermiş.

Dördüncü Bölüm’de (8 Nisan 1928) anlatım sırası ailenin tek kız çocuğu Caddy’ye geldi sanırken yanıldığınızı anlıyorsunuz. Yazar, ailenin yaşamını derinden etkilemiş ve romanın başkahramanı olan korkusuz, cesur ve başına buyruk Caddy’yi sadece diğer kahramanların hatıraları yoluyla size ulaştırmayı tercih ederek, beklentinizi boşa çıkarıyor. Faulkner yine kendisiyle yapılan bir söyleşide bunun nedenini şöyle açıklamış; “Bana göre Caddy, o kadar güzel, hareketli/uçucu bir kadın ki, onu kendi ağzından hikâye anlatmaya indirgemek büyüsünü bozmak olurdu. O nedenle Caddy’i başkalarının gözünden aktarıp dördüncü bölümü kendim anlattım. Ama ben de beceremedim.” (6)

Dolayısıyla, “8 Nisan 1928” başlık ve tarihli dördüncü bölümü, odağa ailenin emektar zenci uşağı Dilsey’i koyarak, Faulkner kendisi anlatıyor. Bu bölümler dışında bir de Ses ve Öfke’ye ek bölüm var -ki bence gereksiz olmuş- kitabın anlaşılmasını kolaylaştırmak için yazar sonradan eklemiş.

İlk bölüm, 7 Nisan 1928 de 33 yaşına basan ailenin ortanca çocuğu zihinsel engelli Benj’nin hatıra ve düşüncelerinden oluşuyor. Yazar burada, kronolojik ilerlemeyen, bir öykü zamanı ile zaman kavramına sahip olmayan bir zihinsel engellinin zihni arasında olduğu “varsayılan” benzerliği kullanmış. Okuyucunun gerçek an’ı yakalama umudunu kaybettiği bu bölüm ağırlıklı olarak çocukluk dönemi gibi görünmekle birlikte, tarihsel olarak aralarında yıllarca fark olan geriye gidişlerle, duygu yansımalarıyla ve metaforlar (su=temizlik saflık, ağaç kokusu= temizlik saflık, sabun=temizlik saflık, Parfüm kokusu= saflığın bozulması, külotta çamur lekesi= saflığın bozulması, suyla yıkanma=günahtan arınma, bal kokmak=şefkat, köpek gibi kokmak=aşağı sınıftan olmak) kullanılarak Thompson ailesinin 1898-1928 arasındaki tüm serüvenini kapsıyor. Buna rağmen, bölümü bitirdiğinizde gözünüzün önünde asla doğru dürüst bir resim oluşmuyor. Yani, Benji’nin beyninin içindeki otuz yılık seyahatiniz boyunca, evinin yolunu şaşırmış bir çocuk gibi kâh o sokağa kâh bu sokağa sapıyor, yola serpiştirilmiş ipuçlarını fark etseniz de nasıl değerlendireceğinizi bilmiyor ve asla evinize ulaşamıyorsunuz.

Benjy, konuşamayan, bağıra çağıra ağlayan, içine kapanık, doğru ve yanlışı ayırt edemeyen, zaman kavramının farkında olmayan, ateşe, bakarak ya da Cady’nin ilgisiyle sakinleşebilen ve uyuyabilen, koku alma duygusu çok gelişkin olan ve insanları kokularıyla tanımlayan biri. Ona göre Caddy önceleri ağaçlar gibi kokarken sonra (evlendikten sonra), kötü kokar, babası yağmur gibi kokar, bal gibi kokar, Versh yağmur gibi kokar, köpek gibi kokar vb. Ailede Benjy’ye en yakın olan kişi olan Caddy’nin esasında Maury olan bu idiot kardeşin adını Benjy olarak değiştirdiğini ve bunu aileye de kabul ettirdiğini, evlenerek gitmiş olduğunu, bu bölümden öğreniyorsunuz ancak, bunların ne zaman gerçekleşmiş olduğunu ve ne anlam ifade ettikleri belli değil.

Ailede, baba (Bay Compson) alkolik, kendi dünyasında yaşayan ve olayların gidişine müdahale etmeyen biri. Anne Bayan Compson, annelik vasıfları taşımayan, bencil, sürekli kendine acıyan bir kadın. Çocuklar, anne baba otoritesinden ve sevgisinden uzaklar, onlarla zenci uşaklar ilgileniyor, genellikle de kendi başlarına takılıyorlar. Bu zayıf anne karakteri karşısında yazar, kız çocuk Caddy’yi, çocukluğundan itibaren, erkek kardeşlerine sözünü geçiren biri olmaktan öte zihinlerindeki, karşı cins, saflık, temizlik ve cinsellikle ilgili kavram ve tanımlamaların da nesnesi olarak karakterize etmiş. (Daha sonraları bekâreti bozulduğunda, Benjy ve Quentin’in nazarında saflığını kaybetmiş biri olarak büyük hayal kırıklığı yaratıyor.) Benjy’ye çok iyi davranıyor, onu bir anne gibi koruyup kolluyor, bu nedenle Benjy de ona tapıyor.

Caddy ve Quentin arasındaki tuhaf yakınlığı, Benjy’nin neden ve nasıl hadım ettirildiğini, ailenin en büyük çocuğu Quentin ve baba Bay Compson’un akıbetini, Caddy’nin başından geçenleri, evde, kalabalık aileden geriye neden sadece küçük oğul Jason, Bayan Compson, Benjy ve Caddy’nin gayrımeşru kızı Quentin’in kalmış olduğunu, emektar Hizmetkâr Dilsey’in ailedeki işlevini, Dilsey’in torunu Luster’in neden sürekli Benjy’nin yanında olduğunu, ipuçları verilmiş olmasına rağmen bu bölümü okuyarak anlayabilmek neredeyse imkânsız. Bunlar, roman derinleştikçe, en fazla da Jason’un ağzından aktarılan üçüncü bölümden sonra netleşiyor.

İkinci bölüm çocukların en büyüğü Quentin’in ağzından anlatılmış. Geriye gidiş gelişler ve hatırlanan detaylar Benjy’den aktarılan ilk bölüme kıyasla çok daha fazla; bilinç kaymaları ise daha sık. Yine, Benjy için mümkün olmayan, yerleşik gurur ve ahlaki yargıların neden olduğu şahsi iç hesaplaşmalar söz konusu. Yazar bölümü özellikle yoğunlaştırmış. Çünkü Quentin geçmişe takıntılı, sorunlu kişilik yapısına sahip, aynı zamanda zeki bir Harward öğrencisi. Bilinç akışı tekniğini son derece ustalıkla kullandığı bölümdeki en önemli vurgu, Quentin’e, babasının hediye ettiği saatle simgeleştirilen zaman ve geçmiş diye bir şeyin olmadığı vurgusu. Quentin, ailenin en büyük, en zeki ve en hassas çocuğu. Benjy’ye ait tarla satılarak babası tarafından Oxford’a okumaya gönderilmiş. Ancak çok mutsuz bir insan, kendini harap edercesine geçmişte yaşamakta. Bölümdeki iki önemli metafor, insanın zaman karşındaki çaresizliğini simgeleyen saatin hiç durmayan tik takları ve Thomson ailesinden geriye bir isimden başka şey kalmadığını ifade etmek için kullanılan güneşin gidip yerine gölgenin gelmesi. Yine kronolojik olmayan, anılar silsilesi içinden, ilk bölümde okuduğumuz Benjy’nin anılarında hemen hemen hiç yer etmemiş olan Bay Thomson’la Quentin arasındaki diyaloglardan, alkolik babanın nihilistik hayat anlayışının oğlunu fazlasıyla etkilediği ve ağabeyin Caddy’e olan tuhaf bağlılığının boyutu ortaya çıkıyor. Quentin, dünyadaki kötülüklerden korumak istediği kız kardeşinin “ahlaki düşkünlüğünden” ve onun serseri sevgilisiyle başa çıkamamış olmaktan duyduğu utançtan kurtulamamış bir genç. Caddy’nin, sevmediği bir adamla evlenip aileyi terk etmiş olmasından dolayı yaşadığı travmayı atlatamamış. Son derece bedbaht, kötü geçmişin temsilcisi olarak gördüğü saati (zamanı) yok ederek bunu aşmayı deniyor. Baba yadigârı saatini kırıp döküyor ancak yine de tik taklarından kurtulamıyor. Zamana yenildiğinin farkında ve o gün (2 Haziran 1910), karar verdiği şeyi yapıyor.

Zihinsel engelli kardeşin adının değiştirilmesinin nedeni de bu bölümde anlaşılıyor. Ancak anlaşılması, Benjamin’in, Yahudi dinine göre ifade ettiği anlamla ilgili bir okuyucu alt bilgisi gerektiriyor. İsim değişikliğine öncülük eden Caddy, bunun ailesinin (alt okumayla ise insanlığın) kötü kaderine bir yararı olacağını düşünmüş olmalı.

Quentin’in anılarında küçük erkek kardeşi Jason hiç yer almıyor. Ancak, üçüncü bölümü okuyup, Jason’un, Quentin’le Caddy arasındaki ilişki hakkındaki kesin yargısını ve buna annesini de inandırmış olduğunu öğrendiğimizde, nedenini tahmin ediyoruz.

Evin en küçük oğlu Jason’ın ağzından anlatılan üçüncü bölüm, Benjy’nin doğum gününden bir gün öncesine ait. Jason, Quentin’in tam tersi, kaba, sadist, kin dolu, başarısızlığından başkalarını sorumlu tutan, maddiyatçı bir kişiliğe sahip. Faulkner için, kötülüklerle dolu ve daha da kötüye giden dünyanın romandaki temsilcisi konumunda. Bankaya sokacağına söz verip sözünde durmayan Caddy’nin kocasının ardından babasının hatırına onu yanına alan birinin işyerinde kâtip olarak çalışmaya başlamış. İşini yapmaktan çok, borsa ve bahisle ilgilenmekte. Adeta onun karakteriyle uyumlu olarak Faulkner, bölümde bilinç akışı anlatıma yer vermemiş. Jason, Quentin ve babasının ölümünden, sonra ailenin tek erkeği olarak kalmış. Baş belası olarak gördüğü, hatta hadım ettirdiği ve akıl hastanesine göndermek istediği idiot kardeşi Benjy, nefret ettiği Caddy’nin gayrimeşru kızı Quentin ve ailede hiçbir zaman sorumluluk yüklenmemiş annesiyle yaşamakta. Eve yaklaşmasına bile izin verilmeyen Caddy’nin, kızına belirli aralıklarla gönderdiği paraya gizlice el koyarak onu dolandırıyor. Bu paralarla aldığı otomobille caka satıyor. Hiçbir şeyden haberi olmayan, merak da etmeyen annesine yalanlar söyleyerek evin sözü geçen tek kişisi olma konumunu sürdürüyor.

Dördüncü bölümü Faulkner kendisi anlatıyor. Bu bölümde öne çıkan kişi, adeta aileden geriye kalan parçaları bir arada tutmaya çalışan tek kişi konumundaki, evin zenci ve yaşlı hizmetçisi Dilsey. Yazar bu bölümde Compson ailesinin dünyasıyla, zencilerin dünyası arasındaki büyük farkı; çözülmüşlükle şu veya bu şekilde korunan istikrar ve sadakati ustalıkla ortaya koymuş. Dilsey, iç savaş sonrasında köleler özgür bırakılmış olmasına rağmen aileye hizmet etmeyi sürdürüyor ve parçaları bir arada tutabilmek için çabalıyor. Caddy’nin kızı Quentin’e kol kanat germeye, amcasının hoyratlıklarından korumaya çalışan tek kişi de o. Burada yazarın, Dilsey’in kişliğinde beyaz ırkın zulmünü çekmesine rağmen, sabrını ve ruh soyluluğunu yitirmeyen zencilerden yana tavır aldığı dikkat çekiyor. Bölümde, yeğen Quentin’in, Jason’un kendisine gönderilen harçlıklara gizlice el koyarak bir kutuda biriktirdiği parayı çalıp tiyatrocu sevgilisiyle kaçmasıyla, ortalık karışıyor. Dayı çılgın gibi onun peşine düşüyor ancak eli boş geri dönüyor. Bu arada Benjy ve Dilsey’in torunu Luster arabayla mezarlık ziyaretine giderken at şahlanıyor, Luster atı zapt edemiyor. Jason’ın canı zaten çok sıkkın, iyice sinirlenip Luster’e vuruyor, onu bir kenara itiyor ve atı sakinleştiriyor. Dizginleri tekrar Luster’e veriyor. Korkudan bağırmakta olan Benjy’e de bir tokat atıyor. Benjy’nin elindeki çiçeğin sapı kırılıyor. Araba yeniden yola koyuluyor, tanıdığı mekânların önünden yeniden geçmeye başlayınca ağlayan Benjy sakinleşiyor, susuyor, boş gözlerle elindeki kırık çiçeğe bakıyor ve roman bize, işte hayat, zaman denen bataklığın içinde, çıkışsız ve öylesine bir debeleniştir dercesine son buluyor.

Alkolik ve kendi felsefesinin içinde boğulmuş bir baba; bencil ve sürekli ilgi bekleyen bir anneyle başıboş, rol modelden yoksun büyümüş çocuklardan oluşan Compson ailesinin hiçbir ferdi ne bir aradayken ne de dağıldıktan sonra mutluluğu yakalayabilmiş. Ufukta, yakalayacaklarına dair bir işaret de görünmüyor.

Ailede sağlıklı bir sevgi ortamı oluşmamış. Benjy ve Quentin’in Caddy’ye bağlılıklarının sevgi olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı kuşkulu, Cason zaten hiç kimseyi sevmiyor, Dilsey dahi muhtemelen dini inançları nedeniyle herkese şefkat gösteriyor. Caddy’nin bir serseriye karşı duyduğu tutkuyu saymazsak aşk da yok. Böylesine bir duygusal sığlık, içlerinden birinin olsun, mutluluğu yakalayamaması okuyucuya şaşırtıcı gelmiyor.(7)

Romanın sonu, 19 roman, yüzden fazla da hikâye yazdığını; hayatın tam da içinden yazmayı bırakmadığını bilinmesek, Faulkner’ın gerçekçiliğinin nihilizme kapı araladığını düşündürebilecek nitelikte. Ancak, Faulkner’da nihilizme karşı çıkanlar, yazarın son bölüme Easter’dan bir gün öncesinin tarihini (8 Nisan 1928) vererek yeniden doğuş umuduna işaret etmek istediğini söylüyorlar.(8)

Diğer taraftan hiçbir şey vurgulamıyor gibi görünen her son gibi bu sonlanış da bir şeyler vurguluyor; okuru, “zaman”, “insan”, “iletişim” ve “geçmiş” üzerinde tekrar tekrar kafa yormaya zorluyor.

Faulkner’in, edebiyatın adeta bütün araç ve silahlarını kullandığı, dış dünyanın insanın iç dünyasına yansımalarını maharetle işlediği bu kitabını, her edebiyat okuru mutlaka okumalı.

 

W. Faulkner, Ses ve Öfke, 12. Baskı, YKY, Çev: Rasih Güran, İst 2013, 294 sayfa.

 

Kaynaklar

1- Polul Sartre, Ses ve Öfke Üzerine; Çev. Bertan Onaran.

2- “An Interview with William Faulkner“, Paris Review, XII (1956), 39-40.

3- Faulkner’de Zaman; Ses ve Öfke, İngilizceden Çev: Deniz Gündoğan, Notos,Aralık 2010-ocak 2011.

4- Talât Sait Halman (1963). William Faulkner (Hayatı-Sanatı-Eserleri), İstanbul: Varlık Yayınları.

5- “An Interview with William Faulkner,”Paris Review, XII (1956), 39-40.

6- Yazarın, “aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı.” dediği söylenmektedir.

7- C. Evans (The Un. of British Colombia-Eng. Dpt.-M.A. Thesis)

 

 

Ayla Şenel – Özyaşam Öyküsü

Kayseri doğumludur. Çeşitli mecralarda yayınlanmış öykü, söyleşi, kitap inceleme ve denemeleri; Yüksekten ve Paraşütsüz (Notabene-2017) isimli bir öykü kitabı vardır. Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi Yayın Kurulu üyesidir.