III. Tanrının Oku

1920’li yıllarda İgbo kültürünün ve yaşamının anlatıldığı üçlemenin son romanı Tanrının Oku’nda, Chinua Achebe Britanya’nın sömürgeci istilalarının neticesinde yaşanan çöküş, önyargılara dayalı anlayış ve toplumun kırılganlığını öne çıkarmıştır. Parçalanma romanının aksine, bu eserde yerel geleneklere ve ritüellere ait kavramlardan oluşan bir liste yoktur; daha çok şiir, özlü sözler, festivaller ve örf-adetlere ait yerel detaylara yer verilmiştir.

Romandaki çoğu karakter, özellikle ana karakter Ezeulu’nun büyük ailesine ya da kabilesine mensup olanlar, bir çırpıda anlatılır. İgbo kültürüne ait ifadeler anlatının Afrika’yla ilgili kısımlarını zenginleştirirken diyaloglar benzeşim tekniği aracılığıyla farklı bir boyuta taşınmıştır: “Bir evin yıkıldığını duyduğumuzda, tavanının çöktüğünü sorar mıyız?” (26), “Öğüt verecek kimsesi olmayan sinek, ölüyü mezarına kadar takip eder” (36) ya da “Meraklı maymun yüzüne mermiyi yermiş” (57) gibi.

Romanın birçok yerinde evlerdeki ya da köy yaşamındaki gündelik olaylara rastlamak mümkündür. Afrika hayatı ile ilgili derinlemesine tahliller yapan Achebe, anlatıdaki bakış açısını İngilizlere doğru çevirdiğinde, üslup da daha resmi bir Britanya yaklaşımı sergilemektedir. Özellikle bu bölümlerde Graham Greene’in eserlerinde İmparatorluğun çok uzaktaki sömürge topraklarını savunmaya çalışırken kendilerini alkole, idealizme ve suçluluk duygusuna kaptıran karakterlerin içinde bulunduğu durumlara benzeyen örneklere rastlamak mümkündür.

Etraftaki yağmacı gruplardan kendilerini savunmak için kurulmuş 6 kabileden oluşan Umuaru bölgesinin lideri Ezeuludur. Kendisi bölgedeki en önemli festivallerin, ritüellerin ve hasat mevsiminin belirlenmesi ve yamların toplanması gibi durumlarda en yetkili kişidir. Birçok eş ve çocuktan oluşan ailesini diktatör gibi yönetirken, aykırı görüşlere sahip olduğu için kabilesindeki hâkimiyetini her geçen gün kaybettiğini hissetmektedir. Kabilesi savaşmaya meyilli bir duruş sergilerken, Ezeulu barış yanlısı bir kişi olarak görülmektedir. Britanyalıların yaşam tarzlarını ve düşünce yapılarını öğrenme arzusundadır ve bu amaçla oğullarından birisini Hristiyan okulunda eğitim almaya gönderir: “Ezeulu, onu beyaz adamın büyüsünün sırlarını öğrenmeye göndermişti” (154). Bu durum kabilede hiç hoş karşılanmaz. Yapmaya çalıştığı şeyin ne kadar önemli olduğu anlaşılır fakat kabile gönülsüz de olsa Ezeulu’ya saygı göstermeye devam eder: “Ulu’nun Başrahibi, oğlunu kutsal pitonu yiyip öldüren ve daha nice kötülükler yapan insanların arasına gönderebiliyorsa sıradan erkek ve kadınların ne yapmasını bekliyordu?” (154).

Bu sırada Britanyalılar Afrika geleneksel kabile yönetimini kaldırmaya yönelik çalışmalar yürütmektedir; bunun için en önemli hamle olarak yerel bölgelere halkı hizaya getirmek amacıyla yönetici atamaları yaparlar. Özgür düşünce yapısı ve Britanya yanlısı duruşu nedeniyle, Ezeulu Britanyalı Yüzbaşı Winterbottom tarafından çağırılır ve kendisine Umuaru’nun lideri olarak atanma görevi teklif edilir. Yerel bölgelere Britanya istilacı anlayışının girmesine karşı olan Ezeulu teklifi reddeder; o andan itibaren Afrika ile Britanya taraflarını temsil eden karakterler arasında talihsiz olaylar zinciri patlak vermiştir: “Beyaz adam kaynağını gerçek Tanrı’dan alan bir güce sahip ve bu güç ateş gibi yakıyor” (106).

Achebe bu romanda her iki ülkenin tarafını da tutmaz. Britanyalılar Afrikalıları anlama konusunda yanlış yönlendirilmiş olarak resmedilirken, olayları dar bir perspektiften ele almaya ve yorumlamaya çalışmışlardır; yerel halk ise Avrupalıların anlamakta güçlük çektiği doğaya ait bir mezalim ve acımasızlığı benimseyen bir topluluk olarak yansıtılmıştır. Afrika’daki savaşçı İgbo kültürü tuhaf örf ve adetlerle (aralarındaki bağın güçlülüğünü ifade etmek için birbirlerinin kanlarına bulanmış kola cevizi yemeye çalışmaları) alkol bağımlılığına ve yozlaşmaya karşı savunmasız bir şekilde yönetilmektedir. Savaşçı Umuaru ile Okperi bölgeleri arasında yeni bir yol yapımının Britanyalılar tarafından ilerleme olarak düşünüldüğü yerde, bu yolda ilerleyen İgbo halkı kendilerini “boş bir keçi derisi çantadaki bir mısır tanesi gibi kaybolmuşluk hissi” içinde bulmuşlardır.

İlk iki romanda Okonkwo ailesine mensup kişilerin aksine, Ezeulu’nun kaderinde yalnızca Britanya işgali altında kalmak değil aynı zamanda kendi insanlarının cehaleti ve ön yargıları yüzünden alevlenen bu düşüşe şahit olmak vardır. Achebe’nin neden Afrika’nın vicdanı olduğu düşüncesi burada açıkça görülmektedir; Ezeulu ve Okonkwoların kaderlerini yaşamamak için son dönemlerini Amerika’da geçirmek zorunda kalmış yazar üç eserde de aykırı görüşlere sahip olan karakterlerin kendi kültürleri ve toplumları içerisinde nasıl bir konuma doğru sürüklendiklerini açıkça göstermiştir.

İlk iki romandakinin aksine tamamen farklı kabile kültürü, örf ve adetlerinin anlatıldığı bu eserde görevlerini fazlasıyla ciddiye alan Ezeulu eserin sonunda kendisi gibi kabilelerin de, kabilelerin inandığı dinin de parçalanmasına neden olmuştur. Dinin/inanç sisteminin katı kuralları ve bunların insanları nasıl felakete sürükleyebileceğinin ele alındığı eserde, kültür ve inanç sistemiyle ilgili yoruma kapalı anlayış çoğu kişiye zarar vermiştir. Bu fırsatlardan istifade etmek isteyen Britanyalı misyonerler adeta leşlerin yakınlarında bekleyen akbabalara benzetilmiştir. Eserde Britanya’nın sömürgecilik yönetimiyle ilgili zaaflara da yer verilmiştir: “Benim acıklı bulduğum şey” dedi Winterbottom, “İdare’mizin yanlış politikalarından çok, tutarsızlığımız” (134). Yerel halk için ne kadar iyi bir iş yaptıkları

konusunda birbirlerinin pohpohlayan Britanyalı misyonerler kendi başlarına yerel ortamlarında ilerleme fırsatlarını ellerinden alarak aslında bir medeniyeti yavaş yavaş yok etmektedirler.

Bölgedeki herkesi ilgilendiren tüm bu tematik unsurlar eserde ele alınmasına rağmen, romanın anlatısı olması gerektiği gibi sonlanmaktadır. Tanrının Oku kabile yaşamı, misyonerlerin bölgeye gelişi ve kültür çatışması gibi konuları işleyen önemli bir eserdir. Karakterler oldukça gerçekçi ve derinlikli bir şekilde resmedilmiştir. Gündelik yaşamın tüm detaylarıyla anlatılması, Nijerya kökenli İngilizlerin iğneleyici konuşmaları ve Afrika kültürüne ait aforizmalar okuyucuyu kabile halkına fazlasıyla yaklaştırmaktadır: “Beyaz adamın silahı, bıçağı, oku var ve ağzında ateş taşıyor. Yalnızca tek bir silahla savaşmıyor” (106).

Üç romanda da bir şekilde konunun dönüp dolaşıp parçalanma, çözünme ya da dağılma temasına gelmesi ayrıca çarpıcıdır. Achebe üçlemenin her eserinde farklı karakterler ve bakış açıları aracılığıyla yarattığı çatışmaları farklı dönemlerde ve kültürel yapılarda aktarmayı başarabilmiştir. Afrika ile Britanya’nın, siyah ile beyazın, güçlü ile zayıfın, medeni ile barbarın, yöneten ile yönetilenin, sömüren ile sömürülenin, ezen ile ezilenin karşı kaşıya geldiği bu eserde parçalanmaya doğru giden taraf her zaman bellidir: “Çoğumuzun beyaz adamla savaşmak istediğini biliyorum. Ama ancak aptal bir adam bir leoparı çıplak elle kovalar. Beyaz adam tıpkı sıcak bir çorba gibi, bizler onu kâsenin kenarından yavaşça içmeliyiz” (106).

Rekabet, intikam, din, inanç sistemi, gelenek ve görenekler, iktidar, erkek ve erillik, ırk, görev ve sorumluluk ve kibir gibi meselelerin ele alındığı bu romanda bahsi geçen her kavramın taraflara göre resmediliş biçimi ve yansımaları farklıdır. Britanyalıların Afrikalılara karşı bakış açısının ne kadar sert ve acımasız olduğu son romanın her sayfasına işlemişken, “Kapayın çenenizi siyah maymunlar ve işinizin başına dönün” (103), Afrikalıların bu durum karşısında her geçen gün zayıflayan duruşu kaçınılmaz sonun adeta habercisidir “O zaman anladım ki bundan hiçbir kaçış yok. Güneş ışığının karanlığı kovalaması gibi beyaz adam da tüm geleneklerimizi yok edecek” (105-106).

Ama buraya kadar gelip hiçbir şey almadan gidemeyiz. Maskeli bir ruh sizi ziyarete geldiğinde adımlarını hediyelerle memnun etmeniz gerekir. Beyaz adam günümüzün maskeli ruhudur. (188)

 

Chinua Achebe, Tanrının Oku, İthaki Yayınları, 2013, İstanbul.

 

1- Parçalanma

2- Artık Huzur Yok

 

Paylaş
Önceki İçerikRoman Okuyoruz da Nasıl Okuyoruz?
Sonraki İçerikHayal Gücünü Okumak
Avatar
1985 yılında Manisa’nın Soma ilçesine bağlı Turgutalp Köyü’nde doğdu. İlk/orta ve lise öğrenimini burada tamamlayan Avcu, 2003 yılında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandı. 2008 yılında bu bölümden mezun oldu, aynı yıl İngiliz Kültürü ve Edebiyatı alanında yüksek lisans yapmaya başladı. 2009 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlayan Avcu, 2011 yılında Yüksek Lisansını tamamlayıp Doktora programına girdi. 2011-2016 tarihleri arasında Doktora çalışmasını tamamlayan Avcu halen Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde çalışmalarını sürdürmekte ve öğretim üyesi olarak akademik kariyerine devam etmektedir. Çalışma alanları arasında Çağdaş İngiliz ve İrlanda Romanı, Post-modern Edebiyat Çalışmaları, Sömürgecilik Sonrası Söylem ve Roman, Kimlik Politikaları, Tarih-Bellek ve Travma yer almaktadır.