1. Parçalanma

Chinua Achebe’nin 1958 yılında yayınladığı ilk romanı Parçalanma (Things Fall Apart), Afrika tarihindeki bağımsızlık sonrası felakete giden yolun habercisi olarak okuyucuyla buluştuğunda, Gana’nın Afrika’nın bağımsızlığını kazanan ilk ülkesi olmasının ve Britanya, Fransa ve Belçika tarafından tanınmasının üzerinden henüz bir yıl geçmiştir. Üçlemenin ilk romanı olan bu eser dünya çapında ses getirmiş, sömürgecilik dönemi ile ilgili en önemli eserlerden birisi haline gelmiştir.

Avrupalı güçlerin Afrika coğrafyasına nüfuzunu anlatan ve 1800’lü yılların son dönemlerini ele alan romanda, Umuofia bölgesindeki İgbo kültürü ve romanın başkahramanı Okonkwo ile klandaki kabile üyelerinin karmaşık toplumsal yapısı şiddet, adaletsizlik, ataerkil yönetim ve saygınlık gibi kavramlar üzerinden işlenmektedir. Eserin başlarında göze çarpan diyaloglarda, kabile yaşamının uzun yıllar boyunca değişmediği görülürken, İngilizlerin bölgeye gelişi ve silah yerine İncili tercih etmeleriyle birlikte beyaz adama göre dönüşüm, değişim, ilerleme, Achebe’ye göre çözünme, parçalanma, ayrışma, Okonkwo’ya göre ise yok olma süreci kendini göstermeye başlamıştır.

Klanın dayanak noktası Hristiyanlaşma sürecinin başlamasıyla birlikte önce zayıflamış sonra da çöküş sürecine girmiştir. Obierika’nın da dediği gibi;

“Beyaz adam çok akıllı. Sakin ve barışçıl bir halde gelip dinini getirdi. Aptallığıyla alay edip kalmasına izin verdik. Şimdi ise kardeşlerimizi kendi tarafına çekti. Artık klanımız bir bütün olarak hareket edemez. Bizi bir arada tutan şeyleri palayla kesip attı, dağılıp parçalara ayrıldık.” (Parçalanma, Achebe, 2011; 163-164)

Chinua Achebe’nin ağıt niteliğindeki anlatısı başından sonuna kadar masum gibi görünen gelenek, görenek ve ritüellerle klan halkı ile misyonerler arasındaki birlikte yaşam/çatışma unsurlarını ön plana çıkarmaktadır.

Eserin başkahramanı Okonkwo, klandaki yaşlı ve bilge kişilerin yanında başlarda saldırgan ve şiddete meyilli gibi görünse de, toplumunun her geçen gün asimilasyona karşı koyamamasına direnmeye çalışan ve bu konuda sert bir tavır sergileyen bir roldedir. Okonkwo için en önemli şey gücü elinde bulundurmak ve onu hiçbir zaman kaybetmemektir.

Okonkwo’nun kişiliğindeki bazı özellikler, komşu kabileden kendisine verilen İkemefuna ile arasındaki yakınlıktan sonra değişmeye başlamıştır. İkemefuna Okonkwo’yu babası gibi görürken, ailenin bir parçası haline gelir ancak tapınaktan gelen ve Ezeulu tarafından aktarılan mesaj—İkemefuna’nın öldürülmesi gerektiği—Okonkwo’yu şaşkına çevirir ve onu bunalıma, aynı zamanda, soyutlanma sürecine iter. Ezeulu’nun oğlunun ölümüne neden olan, Okonkwo’nun silahından kazara çıkan kurşun anlatının içerisinde saklı hikâyenin de gün yüzüne çıkmasına neden olur. Bu ölüm nedeniyle sürgüne gönderilen Okonkwo klandan uzaklaşınca, beyaz adamın bölgeye ayak basışı bir sonun başlangıcına işaret etmektedir.

Okuyucu çözülme süreci ile ilgili her geçen sayfa imalara ve kültürel ayrışmaya örnek teşkil edecek olaylara rastlamaktadır. Uçendu günümüzde insanların vatanlarını yabacı toprakları gibi algıladıklarını söylerken, sömürgecilik sürecinin zihinlere nasıl yerleştiği açıkça görülmektedir. Bu bağlamda, klan halkının söylentilere kulak vermesi göze çarpmakta, beyaz adamın güçlü silahlara ve iksirlere sahip olduğu söylentisi giderek yayılmaktadır ve misyonerlerin bölgeye ulaşması, rahiplerin vaazları ve tavırları İgbo halkının ritüelleri ve inanışları üzerinde çoktan etkili olmuştur. Onlardan dinlerini değiştirmeleri istenir, bunu söyleyen misyonerler kendilerini Yüce Tanrının gönderdiğini ve klan halkına günahlardan uzak durmalarını söylemekle yükümlü olduklarını ifade etmektedirler. Kiliselerin kurulmasıyla başlayan süreç okullarla devam etmiş, İgbo kültürünün ve yaşamının her noktasına nüfuz eden çözünme giderek hızlanmıştır.

Bay Brown’ın ekibinin klan halkının yaşam tarzına ve kutsal ritüellerine dair her türlü detayı öğrenmesi, kendilerini tamamen bölgeyi sömürgeleştirmeye adadıklarını gösterirken; klan halkının dinsel, yönetimsel ve kültürel anlamda kontrolü kaybetmeye başladığı açıkça görülmektedir. Klan halkının üzerinde söylentilerin etkisinin ne kadar fazla olduğunu anlamak için beyaz adam ile İgbo’nun karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkan sonuca bakmak yeterlidir:

“Diğer yandan, beyaz adamın yalnızca din getirmekle kalmayıp hükümet de kurduğu söylentileri artmaya başlamıştı. Umuofia’da kendi dinlerine inananları korumak için bir mahkeme binası inşa ettikleri söyleniyordu. Hatta denildiğine göre misyonerlerden birini öldüren bir adamı asmışlardı.” (Parçalanma, Achebe, 2011; 144-145)

Söylentiler klandakilerin geleneklerinin, inanışlarının ve kültürlerinin çözünmesine yetecek nitelikteydi. Elbette, Okonkwo ritüelleri, yaşam tarzlarını ve ilişkileri birbirine bağlayan temel yapı taşı değildi; ancak Achebe’nin de romanda yansıttığı üzere, hiçbir karakter Okonkwo’nun misyonerler karşısında gösterdiği dirençli tavrı sergilememişti. Halk Bölge amirine karşı savaşa girmek istemiyordu. Adeta medeniyet ile vahşiliğin arasında geçecek olan böylesi bir savaşta kazananın hangi taraf olacağı açıkça görülmektedir.

Romanın sonunda Okonkwo’nun kendisini asması sömürgecilik sonrası söylemle ilgili imaları da beraberinde getirmiştir. Komiserin yazdığı kitapla ilgili düşündüğü başlık—Aşağı Nijerya’daki İlkel Kabilelerin Etkisizleştirilmesi—romanın başından beri sömürgeleştirilmeye, kötüye kullanılmaya, haklarının çiğnenmesine ve sistemli bir din ve yönetim tarafından yönlendirilmeye meyilli görünen klan halkının algılarının paraliz olgusuyla çevrili olduğunu açıkça göstermektedir.

Achebe’nin ironik ve satirik üslubu, Okonkwo’nun trajik sonu, klan halkının beklenen düşüşü, köylülerin çözünen benlikleri ve kimlikleri sömürgecilik sonrası söylem ışığında eleştiriye açık birer anlatıyı gözler önüne sermektedir. Unutulmaması gereken bir nokta da şudur; Achebe hikâyesini aralarında beyaz Avrupalıların ve sömürgeci kültürün temsilcilerinin de bulunduğu kitlelere ulaştırabilmek için İngilizce yazmıştır. İgbo dilinde yazmak yerine İngilizceyi tercih etmesi, Achebe’ye göre geri dönüşü olmayan bir sürecin gerçekleştiğini vurgulamakta ve sömürgecilik sürecinin yıkıcı etkilerinin kaçınılmaz olduğunu öne çıkarmaktadır. Artık yapılması gereken şey sömürgeleştirilen, ötekileştirilen, yabancılaştırılan, dışlanan ve yönetilen ve sessizleştirilen (aralarında gelişmekte olan ülkelerin da bulunduğu) Üçüncü Dünya toplumların ıstıraplarını anlatılar aracılığıyla paylaşmaktır.

Bir başka açıdan değerlendirilecek olursa, Parçalanma Chinua Achebe’nin geleneksel kültür, animizm ve Hristiyanlık, kadın ve erkek, cehalet ve farkındalık gibi meseleleri tartışmaya açtığı bir romandır. Okonkwo, Afrika edebiyatının en merak uyandırıcı karakterlerinden birisidir; etrafındakilere kötü davranan, kadın düşmanı, acizlere karşı toleransı olmayan, sabırsız ve aşırı ihtiraslı bir karakter olarak göze çarpmaktadır. Öte yandan, tüm yanlışlarına ve hatalarına rağmen ona acımamak okuyucu için neredeyse imkânsızdır, çünkü onun ve atalarının bildiği yaşam tarzı bölgeye yeni yerleşmekte olan Britanyalılar tarafından ellerinden alınmaktadır.

Bu roman okuyucuyu İgbo kültürünün içerisine alırken, yazar geleneksel unsurları ustalıkla işlemekte ve itikat ile batıl inanış arasında gidip gelen Afrika kültürünün tüm zenginliklerini okuyucularıyla paylaşmaktadır. İgbo kültürüne ait özdeyişlerin, halk hikâyelerinin ve çarpıcı detayların paylaşılması, bölgedeki halkın yaşamını daha derinlikli görmemizi sağlamaktadır. Achebe aynı zamanda sömürgecilik öncesi dönemde Afrika kültürünün ne kadar sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğunu göstermekte, hem de, zamanında sözde uygar kurumların bölgeye müdahale etmemiş olmasına rağmen, toplumun ritüelleriyle birlikte ne denli bir düzen, barış ve huzur içerisinde yaşadıklarını ele almaktadır. İgbo kültüründe ataların ve yaşlıların önemi ise her seferinde vurgulanmaktadır:

“Yaşayanların ülkesi, ataların gittiği yerin fazla uzağında değildi. Özellikle festivallerde ve yaşlı bir adam öldüğünde iki yer arasında geliş gidişler olurdu.” (Parçalanma, Achebe, 2011; 115)

Roman, Ngugi Wa Thinog’o’nun Aradaki Nehir eseri üzerinde bazı etkiler yaratmakla birlikte, Kenya’nın öbür ucunda İgbo kültürü ile Britanyalıların gelişi arasındaki ‘uygarlık-yaban hayat’ çatışmasını derinlemesine tahlil etmektedir. Yazar, klan halkının vahşi aynı zamanda tutkulu yaşamlarını karmaşık ritüeller, gelenekler ve insan ile doğa arasındaki ilişkinin önemine vurgu yapan örneklerle resmetmektedir. Bu insanların toprakla aralıksız devam eden uğraşları, kendi kendilerine yeten yaşamları, örf, adet, dans ve müzikle olan ilişkileri ve günlük yaşama bu unsurların dâhil edilişi, Achebe’nin bölge kültürü ile ilgili tüm zenginlikleri okuyucuyla paylaştığının bir göstergesidir. Yazarın anlatımındaki önemli özelliklerden birisi de dürüst ve tarafsız olmasıdır; İgbo kültürüne dair yüceltme ya da yok etmeye yönelik yorumlara girmemesi oldukça önemlidir. Yazarın İgbo toplumu ile ilgili betimlemeleri oldukça çarpıcıdır çünkü anlattıkları fazlasıyla insanidir; bireyi şekillendiren toplumsal güçler ile birlikte toplumun idolleştirdiği kahraman modeline ait eksikliklere de rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra, şiddet ve adaletsizlik gibi kavramlara göz yumulmuş ve bu kavramların yer aldığı örnekler normal olarak algılanmıştır. Achebe eksiklikleri asla görmezden gelmez ve bunlarla ilgili hiçbir zaman hüküm vermez. İgbo kültürü yaşam dolu bir yapıya sahiptir ve her toplum gibi onlar da sömürgecilik politikalarıyla mücadele ettiğinde, kötü niyetli kısıtlamalardan ötürü çözünme sürecine mahkûm kalmışlardır.

İgbo kültürünün temel kısıtlamalarından bir tanesi, toplumun çokça üzerinde durduğu ‘kahramanlık’ ve ‘erkeklik’ kavramlarına ayak uydurmak için bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sürekli çaba sarf eden Okonkwo’nun yaşamını da belirleyen ‘erillik’ olgusundaki kusurlardır. Okonkwo’nun yaşamında iki önemli unsur göze çarpmaktadır: ‘başarısızlık ve zayıflık korkusu’ ve klanındaki en önemli kişilerden birisi olma gayreti. Bu zayıflık düşüncesine karşı güç ve iktidar kavramları sevgiyi olumsuzlayan bir yapıyla ön plana çıkmaktadır:

“Sevgiyi belli etmek zayıflık işaretiydi, ona göre göstermeye değer tek şey güçtü. Bu yüzden İkemefuna’ya da diğer herkese olduğu gibi despot bir biçimde davrandı.” (Parçalanma, Achebe, 2011; 32)

Erillik ve güçle ilgili böylesi bir uygulama sevgi, nezaket, merhamet gibi kavramlarla ters düşmektedir ve bu durum yukarıda bahsi geçen değerlerin olgunlaşabileceği ve gelişebileceği ortamları da geçersiz kılmaktadır. Bu tarz güç gösterileri ve otorite uygulamaları bireyin kendini keşfetmesi sürecinde büyük bir kısıtlamaya neden olabilir çünkü böylesi bir gidişatın sonu önceden bellidir. Okonkwo küçük bir çocukken ne yapmak istediğine ve ne olmak istemediğine çoktan karar vermiştir:

“Başarısız insanlara tahammülü yoktu. Vaktiyle babasına da tahammül edemiyordu.” (Parçalanma, Achebe, 2011; 10)

Okonkwo acımasız bir adam değildir belki ama eylemlerinin arkasında pişmanlık duymayan bir durumdan çok insanı zayıf kılan duyguların üstesinden gelen bir sabırsızlık ve hazır bulunma hali vardır; karşısındakileri hizaya getirme ve korkudan titretme konularındaki potansiyeli Okonkwo’nun içindeki iyilikseverliği ve merhameti bastırmaktadır:

“Yürürken topukları güç bela yere değerdi; her an birinin üzerine atılacakmışçasına zemberek üstünde yürür gibiydi. İşin aslı, bir anda saldırmasına da oldukça sık rastlanırdı.” (Parçalanma, Achebe, 2011; 10)

Tamamen acımasız bir erillik ve toplumda saygınlık ve başarı arzusuyla oluşmuş bir yaşam, toplumun otoriter değerlerinin doğruluğunu sorgulamaktadır çünkü Okonkwo’nun erkekliği bu otoriter değerlerle ön plana çıkmaktadır. İgbo toplumu, insanların ‘erilliğine’ ve ‘dişiliğine’ inanan bir toplumdur. ‘Erillik’ her zaman ‘dişiliğe’ üstünlük sağlamakta ve bu durum da aralarındaki en önemli ayrım noktasını oluşturmaktadır. Cesaret ve kahramanlık fikri erkeğin kadına üstün gelmesi düşüncesinden yayılmakta olup, kadın-erkek arasındaki ihmal ve ilgisizlik örnekleri ve erkekler arasındaki savaş anlatıları ile yöresel kültüre yerleşmiş cinsiyet rolleri desteklenmektedir. İgbo kültüründeki erillik bu şekilde algılanır ve tanımlanır; dişilik olgusuyla temelden ayrıldığı açıkça gözlemlenirken, dişiliğin tek ön plana çıktığı durum toprak ananın verimlilik ile özdeşleşmesi ve savaşçı oğullarını çeşitli durumlarda koruyan ve kollayan Agbala’nın kutsallığıyla örneklendirilmesidir. İgbo toplumundaki ‘erillik’ ve ‘dişilik’ arasındaki bu ayrım, bazılarına göre hiçbir zaman çözülemeyen ve kültürü kendi içerisinde zayıflatan bir ikilem yaratmaktadır.

Hikâye anlatıcılığı İgbo kültüründe öne çıkan bir başka unsurdur. İgbo yaşamının bir parçası olan bu gelenek içerisinde çocukluk ve büyüme ile ilgili deneyimlere yer verilmektedir. Nwoye annesinin ve İkemefuna’nın öykülerine hayranlık duymaktadır. Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki tartışmaları, bir erkek ile sivrisinek arasındaki anlaşmazlığı, kaplumbağa ve kurnaz oyunlarının öyküsünü dinlerken kültürel zenginliklerin farkına varmamak mümkün değildir adeta. Nwoye’ye içerisinde şiddet ve kan dökmenin yer aldığı kahramanlık hikâyeleri de anlatılmıştır. Erkeklere ait anlatıların kadınlarınkinden daha önemli ve yaygın olması çocukluk dönemindeki deneyimlerin şekillenmesiyle ilgili olduğu gibi, aynı zamanda cinsiyet rollerinin belirlenmesinde önemli bir pay sahibidir.

İgbo toplumunun kültürünü, geleneklerini ve inanışını misyonerlerden ve sömürgecilik politikalarından koruyamamasının temel nedenlerinden bir tanesi kalıplaşmış ve değişime açık olmayan erillik anlayışıdır. Hristiyanlık itici, hoş olmayan, hastalıklı olarak gördüğü her şeyi asimile etmiş;  ataerkil yapının zayıf örnekleri olan kadın kurbanları olarak toplumdan dışlanmış osu ve işkence edilmiş ruha sahip Nwoye gibi figürler İgbo kültürünün kötü uygulamalarını eleştiriye açık bir hale getirmiştir. Çarpık, eksik, zayıf ve kusurlu olan her şey kültürün erillik düşüncesine aşırı düşkünlüğünden kaynaklanmakta ve asıl güçsüzlükleri kendi içlerindeki bu çatlakların farkına varamamalarında ortaya çıkmaktadır. İgbo kültürü bu duruma bir çare bulmayarak kaçınılmaz çözünme sürecinde yok olmaya yüz tutmuştur.

“Davullar hiç durmadan hala aynı tempoda çalınıyordu. Sesleri artık yaşayan köyün bir parçası haline gelmiş, adeta köyün kalp atışı olmuştu ve bu kalp havada, güneşte, hatta ağaçlarda atıyor, köyü heyecanla dolduruyordu.” (Parçalanma, Achebe, 2011; 46)

 

 “Gitgide genişleyen girdapta hiç durmadan dönülür

Şahin işitemez şahinciyi,

Her şey dağılıp parçalanır; merkez artık tutamaz;

            Yalnız anarşi salınır dünyanın üzerine”       

William Butler Yeats, “İkinci Geliş”

 

 

Achebe C., Parçalanma, Çev: Nazan Arıbaş, İthaki Yayınları, 2011.

 

2- Artık Huzur Yok

3- Tanrının Oku

 

 

Paylaş
Önceki İçerik“Yılmaz Güney’in üstüne gökyüzünü çökertmek istiyorlardı.”
Sonraki İçerik“Öykü, sırf bir meseleye değinmiş olmak için hiç düşünülmeden yazılmış sloganlar zinciri değildir.”
Avatar
1985 yılında Manisa’nın Soma ilçesine bağlı Turgutalp Köyü’nde doğdu. İlk/orta ve lise öğrenimini burada tamamlayan Avcu, 2003 yılında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandı. 2008 yılında bu bölümden mezun oldu, aynı yıl İngiliz Kültürü ve Edebiyatı alanında yüksek lisans yapmaya başladı. 2009 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlayan Avcu, 2011 yılında Yüksek Lisansını tamamlayıp Doktora programına girdi. 2011-2016 tarihleri arasında Doktora çalışmasını tamamlayan Avcu halen Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde çalışmalarını sürdürmekte ve öğretim üyesi olarak akademik kariyerine devam etmektedir. Çalışma alanları arasında Çağdaş İngiliz ve İrlanda Romanı, Post-modern Edebiyat Çalışmaları, Sömürgecilik Sonrası Söylem ve Roman, Kimlik Politikaları, Tarih-Bellek ve Travma yer almaktadır.